11. BÖLÜM
Bazen bir mana için iki veya daha fazla isim varid olabilir. Birini vermek caizken
diğerini vermek caiz değildir. “Cevad” ve “Sahiyy”, “Akil” “Alim” isimlerinde olduğu
gibi. Nekkaş (rahImehullah) der ki: “Ey Sahiyy” demen yakışık değildir. Çünkü Allah
kendini bu lafız ile vasf etmemiştir. “Ey Cevad! Ey Rahm!” dersin. “Ey Rafik” dersin
ama “Ey Rakık” demezsin. Aynı şekilde “Ey Kaviyy” dersin “Ey Celd” demezsin. “Ey
Cemil” dersin lakin “Ey Melih” demezsin.
Akleşi (rahimehullah): Bazı Alimler Allah Teala’nın “Sahiyy” olmakla
vasfedilemeyeceğini belirtmişlerdir. Bu konuda şunu delil getirirler. “Seha” “Sehavet”
kökünden türer. Sehavet ise toprağı yumuşak arazi demektir. İnsanın “Sahiyy” diye
isimlendirilmesi bundan kaynaklanır. Çünkü kendisine ihtiyaç duyulduğunda
yumuşar, yumuşak davranır. Allah Teala’nın yumuşaklık ile vasfedilmesi caiz
olmayınca aynı manaya gelen isimle de vasfedilmesi caiz olmamıştır.
Yine Akleşi (rahimehullah) der ki: Onların bu dedikleri lazım gelmez.
“Sahiyy” kelimesinin iştikakı zikredilen mana olsa da ancak artık cömert, ikram ehli
olan her ferdin vasfı olmuştur. Nasıl ki Allah Teala Cevad, Kerım isimleriyle
vasfediliyorsa, şayet şeri naslarda varid olmuşsa “Sahiyy” olmakla da vasfedilir.
Burada iştikakın aslına iltifat edilmez. Nitekim bunun benzeri olan “Sabır” gibi
isimlerle iştikaka iltiyat edilmediği gibi.
İbnü’l-Arabi (rahimehullah) dedi ki: Bu konuda Ehl-i Sünnet’in şeyhi (imamı)
Ebü’l-Hasen el-Eş’ari (rahimehullah) ile Cübbai arasında münakaşa olmuştur. Şöyle
ki Cübbai dedi ki: Bari Teala’yı “Cevad” olmakla vasfederim ama “Sahiyy” olmakla
vasfetmem. Ebü’l-Hasen (rahimehullah) ona dedi ki: Peki neden? Dedi ki: Çünkü bu
isim “Şehavetli bir yer” yani yumuşak, düz manasından alınmıştır. Dedi ki: Ben de
ona dedim ki: O zaman “Cevad” da deme çünkü bu isim de “Cevad olan bir at” yani
adım atan at manasından alınmıştır.
Yine Cübbai der ki: Bari (Teala), “Mukin” olmakla vasfedilmez.
Çünkü yakin, şekki izale eden ilimdir. Allah’ın ilmini ise şekk izale etmez. İmam da
ona dedi ki: O zaman “Alim” de deme. Çünkü Alimin de bildiklerinde şüphe etmesi
caizdir. Veya ilmi şüpheden sonra hasıl olmuştur. İki durumu birbirinden ayırmak
mümkün değildir. Bu ancak bu konuda sözün ona dayandırılması ile ortadan kalkar.
Bu da şunu ispat eder ki, Allah Teala’nın isim ve sıfatları vahiyden ve nastan
alınmıştır. İctihad veya yorumlardan değildir.
Ensari (rahimehullah) el-Mukni’ adlı kitabında der ki: Bu konuda illet, izin
bulunmamasıdır. Şayet anlatmak için olsaydı -muhalifin dediği üzere- o zaman “Akil”
ismini menettiği gibi “Alim” ismini de men etmeliydi. Çünkü “Rahim”, şefkatten gelir.
Aynı şekilde “Latif” ismi de böyledir. Çünkü letafet (incelik) kalınlığın zıddıdır. Ayrıca
Allah Teala dışında yergi manasında kullanılan her ismi de menetmeliydi. “Cebbar”,
“Mütekebbir” gibi, yine “Rahman” ismini, Allah Teala dışındakilere kullanmayı vacip
görmeliydi.
Şayet denilirse: Eğer illet iznin bulunmaması ise o zaman Allah’ın zatı ve sıfatları için
denen “Kadim” ifadesini kullandınız? Halbuki bu konuda bir nas bulunmamaktadır.
Deriz ki: “Kıdem”e dair nas varid olmuştur. O da Allah Teala’nın “O evvel
olandır”(Hadid, 3) buyruğudur. Bu konu daha sonra tekrar ele alınacaktır. Ayrıca
icma da bu konuda delildir.
Derlerse ki: Mu’tezile’den Ma’mer b. Müsenna bu konuda muhaliftir.
Deriz ki: O, kendisinden önceki icma ile mağluptur. Ayrıca kendisi icmaya muhalefet
etmek istememiştir. Yalnız bu ismin (Kadım) “Atik” (eski) manasına geldiği vehmine
kapılmıştır. Kaldı ki Allah Teala’nın evvel ve ebed olarak vacib’ul-vücud olduğu
sabittir.
Denilse ki: Türkler, Hintliler ve şair acemler gibi farklı dillere sahip milletlerin Kur’an
ve sünnetten bir izin varid olmasa da Allah Teala’yı tazim ifade ettiğine inandıkları
farklı isimlerle isimlendirilmeleri güzel olmaz mıydı?
Deriz ki: Bu konuda ümmetin icma, şeriat sahibinin rızası vardır. Bu da tevkif
türlerinin en kuvvetlisidir.
Denilirse ki: Bize hakkında icmanın sabit olduğu isimlerle sabit olmayanları izah
edin.
Deriz ki: Hakkında nas varid olan isimlere gelince bunları saymaya ihtiyaç yoktur. Bu
konuda kaide şudur: Zahiri ile Rab Teala’nın münezzeh olduğu mantığına yol açan,
bu manaları ima eden her lafız; icma edilen şeri bir dayanak olmadan Allah Teala için
kullanılması caiz değildir. Manası sahih olan lafızlara gelince, şayet şeriatta bunu
yasaklayan bir delil varsa men eder, kullanmayız. Şayet şeriatten ne için ne de yasak
varid olmamışsa tevakkuf ederiz.
12. BÖLÜM
Şeyh Ebü’l-Hasen (rahimehullah) der ki: Kaderiyye mezhebinin hilafına Allah
Teala’nın “Delil” diye isimlendirilmesi ve bu isimle çağırılması kendisine dua edilmesi
caiz değildir.
Bu konuda delilimiz şudur: Delil, gerçekte delalet eden manasında değildir. Bilakis o
delile fiilinin mastarıdır. “Delle” fiilinin faili “delil” değildir. Madem bu tespit edildi ve
delil ile delaletin aynı manada olduğu ortaya çıktı o zaman bunun manasının yol ve
hüccet olması gerekir. Bari Teala’nın ise hüccet veya yol ile nitelendirilmesi caiz
değildir. Manası “Kadim”e yakışmayan ve hakkında nas varid olmayan her lafız, Bari
Teala’ya isim olarak kullanılması icma ile caiz değildir.
Şayet derlerse ki: ümmet Bari Teala’yı vasfederken “Ey şaşkın olanların delili”
ifadesini kullanmıştır.
Deriz ki: Bu yollarda dolaşan ve bir şeyler isteyen dilencilerin sözüdür. Hakkında
şeriat varid olması meselesine gelince böyle bir şey yoktur.
Derim ki: Akleşi (rahimehullah), el-Enba fi Hakaik el-Esma adlı eserinde elif harfi
bölümünde “Allah” ismini anlatırken Allah’ı bilenin hükmü hakkında ilmi bir faideden
bahseder. (Der ki): “Kalbi şühüd (müşahade ) aleminde kaim olmalı. Sükuna göre
hayretten daha çok le zzet almalı. Nitekim İmam Şibli (rahimehullah) şöyle derdi: Ey
hayrette olanların delili! Hayretimi artır! Bu makamda ziyadeyi istemiştir. Çünkü bu
konuda derinlere daldıkça ona vacibul-vücuddan manalar parıldar ve nezdinde
bütün varlık alemi son bulur, tek maksadı da Allah olur. İşte o esnada Allah’tan
kendisine gelen lütufların miktarı karşısında hayretler içinde kalır, kalbinin askerleri
mahiyetindeki azaları ona boyun eğer. Dili de kalbinin gördüklerini konuşmaya
başlar ve “Allah, Allah” der. Dilinden başka kelime çıkmaz. Bazen kalbine bereket
nurlarından o kadar çok lütuf, feyiz boşalır ki artık dili konuşamaz hale gelir. Aklını,
hissiyatInı kaybeder.”
13. BÖLÜM
Şeyh Ebü’l-Hasen (rahimehullah) dediki: Allah Teala’nın Haşeviye’ye ve Salimiye’ye
hilafen “İman” diye isimlendirilmesi caiz değildir. Çünkü “İman”, “a-me-ne” fiilinin
mastarıdır. İsm-i faili ise “mü’min’dir” iman ise tasdiktir. Tasdik ise sadece kelam
olur. Bari Teala’nın kelamdan ibaret olması caiz değildir. Ancak Allah kendini, “mü
15
‘min, müheymin” isimleriyle vasfetmiştir. Kendini “İman” ile vasfetmemiştir. Resulü
(s.a.v.) de yapmamıştır, ümmet de.
Şayet derlerse: İbn Mücahit dedi ki: “Kim imanı küfrederse (inkar ederse) onun ameli
heder olmuştur. Böyle biri iman eden, hayırlı ameller işleyen, Allah’a itaat eden, işte
bunları yaptıktan sonra kafir olan kimse için tasavvur edilir. İmanı olmayana gelince
onun zaten boşa çıkacak bir ameli yoktur.”
14. BÖLÜM
Ensari (rahimehullah), el-Mukni’ kitabında dedi ki: Bari Teala’nın “Muti” (itaatkar)
diye vasfedilmesi caiz değildir. Çünkü “Muti” alçak gönüllü, boyun eğen
manasındadır. Bu vasıf ise Allah Teala hakkında ittifakla imkansızdır.
15. BÖLÜM
Ensari (rahimehullah) dedi ki: Allah Teala’nın isimlerinden kitap ve sünnetin genel
ifadesi içerisinde yer alan: Örneğin Allah Teala’nın, “Ve O, her şeyi yarattı”(Enfal, 101)
“Ve O her şeyi bilendir.”(Bakara, 29) Buyruklarında olduğu gibi- herhangi özel bir
ismi hakkında nas varid olmadıkça mürferiden kullanmak caiz değildir. Binaenaleyh
“Ey maymunları, domuzları, şeytanları, kafir cinleri yaratan!” denmez. “Ey kafirlere,
İslam düşmanlarına rızık veren” denmez. “Ey zinakarlarda şehvet, azgınlarda azgınlık
yaratan” denmez. Fakat bunlar Nebi (s.a.v.)’in, “Kaderin hayrı da şerri de Allah’tandır.”
Buyruğunun genel kapsamına dahildir.
16. BÖLÜM
Derim ki: Allah Teala’nın “Aşık” olarak vasfedilmesi de caiz değildir. Bazı aşırı sofiler
ve o anlayışa mensup cahiller caiz demişlerdir. Bu şekilde bir ismi dinletilerinde
söyler ve o sırada ayaklarını yere vurup dururlar. Çabaları boşa çıksın! Amelleri
hüsrana uğrasın!
Şayet derlerse ki: Biz bunu “Sevgi”ye kıyaslayarak caiz gördük.
Deriz ki: Bu konuda kıyasa mahal yoktur. Bu hususta nas ve Şari’in izni temeldir.
“A-şı-ka” lafzını Allah için kullanmak mahaldir. Bunu hevasının peşinden gidenlerden
ve Mevlasının emirlerine muhalefet edenlerden başka söyleyen yoktur. Bu konuda
kıyas geçerlidir diyenler bunu yüceltme, tazim, ululama ifade eden manalar
hakkında söylemişlerdir. “A-şı-ka” lafzı ise bu manalardan biri değildir. Bilakis bunu
lafzı fısk-u fücur ehli kullanmaktadırlar. Hal böyle iken Allah Teala için kullanılması
kesinlikle caiz olmayan bir hususi dinlemek nasıl caiz olur.
Yine, mana açısından; “Aşk” tek bir kişiye sevgi duymaktır. Bu ise Allah Teala için
muhaldir. Bu konuda Kuşeyriye risalesinde gelen rivayete itibar edilmez. Zikir
kitabında şöyle der: Muhammed b. Hüseyin’den işittim, dedi ki: Abdurrahman b.
Abdullah ed-Dünyavi’den işittim, dedi ki: Ceriri’den işittim dedi ki: Cüneyd’den
işittim, dedi ki: Seriy’den iş it tim dedi ki: Allah’ın indirmiş olduğu bazı kitaplarda
şöyle yazılıdır: Kulum için galip olan hal zikrim ise “O bana aşık olur, ben de ona aşık
olurum.” Ancak bu ifade zikrettiğimiz izahlardan dolayı caiz değildir.
Gerçekten kitapta yer alıyorsa o zamanda manası “O beni sever, bende onu severim.”
şeklinde yorumlanır. Çünkü Allah Teala “Sevmek”le vasfedilir. “Aşk” ile vasfedilmez.
Kadı Ebu Bekr b. Arabi (rahimehullah), Sicar’ül-Müridin de şöyle der: Sufilerin “Aşk”
latzını yüce Mevla hakkında kullanmalarında aşırılıkları vardır. Yüce Mevla kendisi
“Sevgi”yi kullanmasaydı bizde kullanmazdık. Hal böyleyken nasılolur da bu sınır aşılır
da fısk ehlinin kullandıgı ve şeriatta aslı olmayan lafızlar kullanılabilir.
17. BÖLÜM
Derim ki: Allah Teala hakkında mühendislik gerektiren bir lafız kullanmak caiz
değildir. Şafiilerin cahilleri “Leyla, Su’de” gibi isimler kullanırlar. Bu isimlerin Allah
için kullanılması muhaldir. Çünkü bu konuda ilahlarına müennes lafızlarla hitap
eden kafirlere benzeme vardır. “Lat’ı, Uzza’yı ve diğer üçüncü olan Menat’ı”(Necm,
19-20)
Şöyle denmez: “Zat” lafzı kullanılmıştır. Halbuki müennestir. Çünkü şöyle diyoruz:
Allah Teala için, ancak kendisinin, resulünün ve ümmetin kullandığı ifadeleri
kullanabiliriz. Zat lafzını kullanmak da ihtilaflıdır. Bazı Alimler caiz görmüşler
bazıları ise menetmişlerdir. İmam Ebu Muhammed Abdullah b. Ahmed b. Ahmed b.
Ahmed b. el-Haşşab el- Bağdadi (rahimehullah), İskenderiye meselelerine
cevaplarında şunu zikreder: Bilmiş ol ki bu lafız (zat) “Kelam” diye isimlendirilen
dalın Alimlerinin kullandığı şekilde Bari Teala için kullanılmıştır. Hakkında buna
cevaz verecek bir nas da varid olmamıştır. Arap kelamında da kelamcıların kullandığı
şekliyle de bir kullanımı yoktur.
İbn Barhan el-Esedi en-Nahavi olarak bilinen Ebü’l-Kasım Abdulvahid b. Ali
(rahimehullah) de bu kullanımı reddetmiştir. Kendisi lügat ilminde kökleşmiş,
imamlarından biri konumunda idi. Dedi ki: kelamcıların “Allah’ı” kastederek “zat”
demeleri cehaletlerindendir. Çünkü Allah Teala bilenlerin en bilenidir. Bununla
beraber ona “Allam” denir, daha mübalağalı olmasına rağmen “allame” denmez.
Çünkü “Allame” lafzında müenneslik tası vardır.
Derim ki: Anlatıldığına göre Ebu Ali el-Farisi (rahımehullah)’e Allah’ın sıfatlarına bu
“ta”nın getirilmesi caiz midir, diye soruldu. Değildir dedi. Delil olarak şunu zikretti:
“Ta”, Allah’ın kendisine nispet edilmesini zemmettiği müennes ismin
özelliklerindendir. “Onlar (Allah’ı) bırakıp ancak bir takım dişi (müennes) putlardan
medet umuyorlar.”(Nisa, 117) Bundan dolayı sıfatlarına ‘ta’nın getirilmesi caiz değildir.
Denilirse ki: “Zat” lafzı Hubeyb ve daha başkalarının sözlerinde varid olmuştur.
Denilir ki: Bundan kastedilen mana yani “zat” ifadesini kullanmaları Allah’a itaat
manasındadır. Yüce Mevla müennes bir lafızia anılmaktan münezzehtir. Kaldı ki
Allah Teala kafirlerden haber vererek buyurur ki: “Rahman’ın kulları olan melekleri
dişiler (Müennes) saydılar.”(Zuhruf, 19) gördüğün gibi meleklere dişi demelerini
reddetmiştir. Halbuki yaratılmış varlıklardır. Buna rağmen melekleri bundan tenzih
etmiş, teşrif etmiştir. Çünkü müenneslik bir noksanlık sıfatıdır. Yüce Yaradan’a bunu
kullanmak nasıl caiz olsun. Dolayısıyla bu ismin Bari Teala’nın ismi olması
batılolmuştur.
Derim ki: Günümüzde cahil sofilere Leyla’nın Su’de’nin manası nedir? Desek,
Utanmadan şunu söyleyecekler: O ki, kudretiyle tecelli ettiğinde beni var eden,
celaliyle tecelli ettiğinde beni yok edendir. Dedikleri mana sahihtir. Ancak bunun
için Leyla, Sude isimlerini kullanmaları çok çirkindir. Allah onları kahretsin.
İbnü’l-Arabi (rahımehullah) dedi ki: “Zat” lafzı ne Kur’an’da ne de sahih sünnette
peygamber buyruğu olarak varid olmamıştır. Bilakis Mekke’de esir düşen Hubeyb’in
şiirinde varid olmuştur. Onu öldürmek üzere helal bölgeye çıkarttıklarında şöyle
demiştir: Zira benim katlim, ‘ilahın zatı” içindir ki, dilerse lime lime olmuş bedenimi
bereket ve feyze kavuşturur.
Yine şair Nabiğa’nın şiirinde gelmiştir: Mahalleleri (yerleri) İlahın zatı, dinleri de
kavimdir. Onların tek ümidi akıbetteki hayattır.
Hubeyb’in sözünde mana, İlaha has olan haslet yani ona itaat uğrundadır demektir.
Nabiğa’nın sözünde ise mana, Beytülmakdis ve ürdün topraklarıdır.
18. BÖLÜM
Varlık aleminde dokunulan, koklanan, tadılan her şey, Eş’ari’lerin muhakkik
Alimlerine göre Allah Teala bunları bilmekle nitelenir. Çünkü bunları yaratan O’dur.
Zatına layık olan sıfatlarla bilir. Tıpkı görülen, duyulan şeyleri sem’ ve basar’ıyla
bildiği gibi.
Eş’arilere göre nasıl ki semi’ ve basar ilme raci değilse aynı şekilde kokuları, tatları ve
dokunulan varlıkları idrak eden sıfatlar da ilim sıfatına raci değildir. Bu konuda
filozoflara, Mu’tezileye ve başka taifelere muhalefet etmişlerdir. Bununla beraber
Eş’ariler ve bütün Ehl-i Sünnet mezhepleri Allah Teala için, “tadan, koklayan,
dokunan” denilmesini menetmişlerdir. Çünkü şeriat bunu yasaklamıştır.
Kelamcılardan bazıları bu yasağın illetini iki şekilde izah etmiştir.
Birincisi: Koku, tad ve dokunma ancak koklanan tadılan, dokunulan şeyle bir arada
olmakla söz konusu olur. Yüce Mevla böyle bir halden münezzehtir.
İkincisi: İşiten veya gören kimse işittiği veya gördüğü şeyi işitmeden veya görmeden
işitti, gördü denilmez. Ancak tad, koku ve dokunma için böyle değildir. Zira bu fiiller
olsa da idrak olmayabilir. Örneğin “Miski kokladı ancak kokusunu alamadı, yemeği
tattı ama tadını almadı, elbiseye dokundu ama yumuşak olup olmadığını kavramadı”
denilebilir.
Alimlerimiz dediler ki: Allah Teala bunlar dışında varlıkların hepsini bilir, idrak eder.
Yer yüzünde ve göklerde, sıcaklık, soğukluk, yaşlık, kuruluk, sertlik, yumuşaklık v.s.
ne varsa dokunmadan, yaklaşmadan bilir. Çünkü bunların hepsini yaratan var eden
O’dur. Onu noksanlıklardan, özürlerden tenzih ederiz. Kaldı ki aciz zayıf kul bunları
idrak ederken bunları ve yeryüzünü yaratan Allah nasıl bilmesin?
Bari Teala en kamil şekilde bilir. Bundan dolayı kokuları, tadları, sertliği, yumuşaklığı
bilir denilir, lakin koku alan, tadan, dokunan denmez. Çünkü bu sıfatlar noksanlık
ifade eder.
Akleşi (rahimehullah) der ki: Bu ikinci, şekil temel usulleri değerlendirildiğinde
ilkinden daha isabetlidir. Çünkü işitilen ve görülen ancak işitenin ve görenin
mukabilinde olabilirler. Allah Teala görülen ve duyulan şeylerle arasında bir
mukabele bulunmasından nasıl münezzeh ise koklanan, tadılan ve dokunulan
şeylerle bir münasebetinin olmasından münezzehtir. Ancak şeriat, olabilecek
noksanlıklardan dolayı Allah Teala’yı tadan, koklayan, dokunan vasıflarını vermeyi
yasaklamıştır.
19. BÖLÜM
Bundan önceki bölümlerde Allah Teala’nın hangi sıfatlarla vasfedilip hangileriyle
vasfedilemeyeceğini beyan ettik. Kadı Ebu Bekr b. Arabi (rahimehullah) der ki:
İsimlerden ululuk ve takdis ifade edip hakkında nas varid olmayanlar konusunda
Alimlerin çoğunluğu, bu isimlerin Allah Teala için kullanımının caiz olmadığı
görüşündedirler. Bazıları ise “caizdir” demişlerdir. Doğru olan da budur.
Ebü’l-Hasen b. el-Hassar (rahimehullah) der ki: Onun buna cevaz yermesi hakkında
kitap veya sünnetin varid olmadığı bazı isimleri Allah’ın isimleri arasında saymasına
yol açmıştır. Alimlerden aktarıldığı hususlar tartışmaya açıktır. Kendi sözleri de
yoruma kabildir. Bu konuda temel alınması gereken şudur: Alimler, yaradana
başkasının isim vermesinin ve izin verdiği isimler dışında çağrılmasının caiz
olmayacağında icma etmişlerdir. Ancak ihtilaf şeriat koyanın dua ederken dilinden
dökülen ve hakikatle Yüce Yaradana bir isim verme gayesinden uzak olan bazı
kullanımlarla alakalı olmuştur. Buna örnek Resulullah (s.a.v.)’ın “Allah’ım! Yolculukta
sahip (yoldaş), ailemde halefim (yerime bakan) sensin” “Sen benim pazumsun
(yardımcım, destekleyenim) seninle güç ve kuvvet sahibi olurum.” Şeklindeki ve
benzeri buyruklarıdır. Bu ifadeler Resulullah (s.a.v.)’in dilinden her halinde Allah’a
muhtaç olduğunu izhar etmek sadedinde dökülmüştür. Yoksa maksadı Allah’ın
isimlerini saymak ve bunu o isimlerde katmak değildir. Bana göre bazı ayetlerde
geçen ifadelerde bu kabildendir. “Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.”(Al-i İmran,
54; Enfal, 30) “Konaklatanların en hayırlısıdır.”(Mü’minun, 29) “üç kişi fısıldaşıyor
olmasın ki o, onların dördüncüsü olmasın.”(Mücadele 7) Bunlar ve benzerleri kullara
beyan sadedinde varid olmuştur. Fakih Ebü Bekr b. Arabi (rahimehullah) Kur’an’da ve
sünnette bu kabilden varid olan bütün sıfatları esma-i hüsna arasında saymıştır.
Buna göre “Pazu, yoldaş, halife, dehr (zaman)” v.b de sayması gerekirdi. Ancak bunu
aciz gören ve isimler arasında sayan herhangi bir Alim bilmiyorum. Buna göre bu en
garip durumlardandır. Zira o, arap dilini iyi bilir. Bu konuda Kadı Ebü’l-Tayyib
(rahimehullah)’e nispet edilen ifadeler, isim tespit kabilinden değildir. Bilakis benim
izah ettiğim şekildedir. Bu durum bana göre başkaları için değil de Alim için
geçerlidir. Zira Alim olmayan bilmeden yaradanına, caiz olmayan isimler verebilir.
Resülullah (s.a.v.)’ın dilinden dökülen bu isimlerin esma-i hüsnadan olmadığının
delili, Alimlerin Allah Teala için “Ey halife, ey Pazu, Ey sahip” demenin caiz
olmayacağında icma etmiş olmalarıdır. Bu izahla da esma-i hüsna kapsamına, “ey
tuzak kuranların en hayırlısı, ey konaklatanların en hayırlısı, ey üçün dördüncüsü … “
diyenlere cevap veririz. Kitap ve Sünnette bulunsa da alimlerin icma ettiğini
aşmamak gerekir.
İbnü’l-Hassar (rahimehullah) der ki: Hocamızın, avamın, “Ey Yahu! Ey gözlerin
görmediği, ey zanların ulaşamadığı, ey sesleri işiten v.b” sözlerini tenkid ettiği çok
olmuştur. Yaptığım izah bu konuda seni doğruya irşad edecektir. Tevfik Allah’tandır.
Derim ki: Bu dediği tartışmaya açıktır. Kur’an’ı Kerim’de buyurulur ki: “Allah dedi ki:
Muhakkak ki ben onu (maideyi, sofrayı) size indireceğim.”(Maide, 115) Nuh da dedi ki:
“Rabbim beni mübarek bir menzile indir. İndirenlerin (konaklatanların) en hayırlısı
sensin.”(Mü’minun, 29) dolayısıyla Allah Teala “indiren”dir. Hadiste de: “Lehime tuzak
kur, aleyhime kurma” buyurulur. Birçok alim de Dehr ve başka isimleri de esma-i
hüsna arasında saymıştır. Nitekim bu isimlerin izahı isimler şerhinde gelecektir. Şu
var ki isim olarak verilen her isimle çağırılması, dua edilmesi gerekmez.
Eğer isimler nasla gelmiş ise alimin kullanması caiz olan “Sahip (yoldaş) halife”
isimleri alim olmayan içinde caizdir. Bu konuda caiz olmayan, hakkında nas
bulunmayan ve Ehl-i Sünnet imamlarından herhangi birinin kullanmadığı isimdir.
Kadı Ebu Bekr b. Arabi (rahimehullah) Allah Teala’nın, “Şey” ismini anlatırken
zikredilenin benzerine işaret etmiştir. Dedi ki: Bu dua isimlerinden değildir. Ancak
bu isim Resulullah’ın sözlerinde Kur’an’da varid olan şekliyle beyan sadedinde varid
olmuştur. Zira Bari’ Teala’nm anıldığı isimler iki kısımdır: Beyan şeklinde zikredilen
isimler. Bu tür isimler geneldir ve Allah Teala ile yaratılmışlar arasında (isim olarak)
ortak kullanımı olabilir. Dua ve yakarış sadedinde varid olanlara gelince bu isimler
celal ve kemal zirvesinde olmalıdır. Zira ulu, kerim büyük hükümdara dua
edildiğinde nimetlerine nail olmak için en ali sıfatlarıyla zikredilir. Kendisinden
bahsedildiğinde de dil, beyanda ihtiyaç duyduğu ne varsa bunlar söylemeye başlar.
Bundan dolayı Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah’ın sevdiği bir kavmin
özelliklerinden bahsederlerken (der ki): “Bir kavim ki gece yolculuk yaptılar. Uyku
vakti gelince o kadar yorgundular ki uykunun yerine koyacak daha güzel daha
sevimli bir şey yoktur. Onlar kafalarını koyup uyuyunca aralarından biri kalktı ve
bana yalvarmaya ayetlerini okumaya başladı.”
İbnü’l-Arabi (rahimehullah) der ki: Bunu öğrendiyseniz bu beş lafız: Şey, nefis, ayn,
mevcut, zevat ve bunlar gibi olanlar dua ve niyaza uygun değildir. Bunlar beyan ve
istidlallafızlarıdır. Bu mukaddime, anlayana dünya ve dünyadakilerden hayırlıdır.
Derim ki: Doğru diyor. Allah kendisinden razı olsun. Sanki fakih Ebü’l-Hasen b.
Hassar (rahimehullah) bu izahı okumamıştır.
Akleşi (rahimehullah) bu bölümü zikretmiş ve güzelce izah etmiş bölümlere
ayırmıştır. Diyor ki: Bilesin ki, Allah’ın isimleri ve sıfatları zatına kati surette sabit
olandır. Bu da Kur’an’da varid olmayan ancak bize ahad haber olarak Resulullah’ın
sözünden aktarılan isim ve sıfata gelince, alimler bu konuda ihtilaf etmişlerdir.
Haber -i vahid hem ilim hem amel ifade eden diyenler bu isimleri ispat etmişler,
amel ifade eder, ilim ifade etmez diyenler ise bu sıfatların ve isimlerin Allah’a sübutu
konusunda kesin bir ifade kullanmamışlardır. Çünkü bu ilim gerektiren
konulardandır. Bu husus da daha önce geçmişti. Hakkında icma olmayan ve kitap
veya sünnette sahih yolla nakledilmeyen ancak bu sıfat övgü bu isimde yücelik ifade
eden isim ve sıfatlara gelince:
Derim ki: Örneğin, “Allah Teala, kamildir, ulaşılamazdır, temizdir, mübarektir,
müsamahakardır.” gibi hakkında kitap, sünnet, icma bulunmayan bu isimleri
söyleyecek olursan, bu konuda Ebü’l-Hasen el-Eş’ari (rahimehullah) el-lüma’ adlı
eserinde şöyle der: Allah Teala’ya ancak kendisinin veya Resulünün verdiği veya
ümmetin üzerinde icma ettiği isimlerle isimlendirilebilir.
Kadı Ebu Bekr b. et-Tayyib (rahimehullah) ise der ki: Ne Kur’an’da ne sünnette şeyh
Ebü’l-Hasen (rahimehullah)’ın dediğini gerektirecek kati bir nas yoktur. Olması
gereken bunu aklın hükmüne göre vermektir. Allah Teala’ya tazim ifade eden bir
isimle isimlendiren kimseye “ne itaat ettin ne de isyan ettin”, “ne mahsurlu iş yaptın
ne de mübah bir iş yaptın” denilir. Abdulcelil (rahimehullah)’in Ebü’l-Hasen
(rahimehullah) ve Kadı (rahimehullah)’dan naklettiği budur.
Abdulcelil (rahimehullah) dedi ki: Bana göre doğru olan Ebü’l-Hasen
(rahimehullah)’ın dediğidir. Delili de Allah Teala’nın “En güzel isimler Allah’ındır, ona
bu isimleri vesile ederek dua edin”(A’raf, 180) buyruğudur. Güzelolan şey de güzelliği
akıl ile bilinmez. Ancak nass ile bilinir. Hal böyle ise bu durumda ona verilen
isimlerden hakkında nas varid olanlardan başkası güzel sayılmaz. Hakkında nas varid
olmayan ise güzel değildir. Denilirse ki: Çirkin de değildir. Denilir ki: Evet dediğin
gibidir. Ancak şu var ki Allah Teala bizleri çirkin olmayan isimlerle anmakla yükümlü
tutmamıştır. Bizi güzel isimlerle anmakla yükümlü tutmuştur. Dolayısıyla
Ebü’l-Hasen (rahimehullah)’ın dediği ispat olunmuştur. Akleşi (rahimehullah) der ki:
Bazı alimler bu iki mezhep arasında orta bir yol tutmuşlardır.
Dediler ki: Nezdimizde tercihli olan tafsilata gitmektir. Buna göre deriz ki: İsme bağlı
olan her lafız nassa bağlıdır. Sıfata bağlı olanlar ise değildir. Bu konuda doğru olan
sıfatları kullanmak mubahtır. Yalan olanlar ise caiz değildir.
Sonra şöyle dedi: Bu fıkhi bir meseledir. Çünkü mesele bir lafzın kullanımının mübah
olup olmayacağı ile alakalıdır. Allah’a isim verilmesinin yasaklanmasının delili nedir
denilirse, o da Resulullah (s.a.v.)’e kendi kendine vermediği, rabbimin onu
isimlendirmediği, anne-babasının ona takmadığı bir isim vermenin yasak olmasıdır.
Eğer bu Resulullah (s.a.v.) hakkında böyle ise hatta normal insanlar için geçerliyse
Allah hakkında yasak olması evladır.
Sıfat vermenin caiz olmasının deliline gelince o da şudur: Sıfat herhangi bir şey
hakkında verilen bir haberdir. Haber de doğru ve yalan olmak üzere iki kısma ayrılır.
Şeriat asıl itibariyle yalanı haram kılmıştır. Arızi durumlar dışında yalan haramdır.
Doğruluk ise helaldir. Nasıl ki var olduğunda Zeyd için “Mevcut”tur dememiz caiz ise
aynı şekilde Allah Teala için de “Mevcut”tur diyebiliriz. Bu konuda şeriat varid olsun
olmasın farketmez.
Bu üç mezhepten ortaya çıkan şudur: Kadı, isim ve sıfatları sayılı ve nakil ile sınırlı
görmemektedir. Zira sınırlı olduğu konusunda kafi bir delil varid olmamıştır.
Binaenaleyh Kadı’ya göre Allah Teala’yı kemal ifade eden isim ve sıfatlarla
isimlendiren vasfeden, zikredilen doksan dokuzdan fazla olsa da hatalı değildir.
Ebü’l-Hasen (rahimehullah) ise nakledilenler dışında her isim ve sıfatta hatalı
görmektedir. Çünkü ona göre isim ve sıfatlar sayılıdır, nakille sınırlıdır. Orta mezhep
ise Allah Teala’ya nas varid olmayan bir ismi vereni hatalı görmektedir. Kemal ifade
eden noksanlıktan uzak bir sıfat vereni ise doğru görmektedir. Buna göre isimler nas
ile sınırlıdır, nakle dayanır. Sıfatlar ise sayılı ve sınırlı değildir. Bilakis Allah Teala
Allah’ı bilen akıllara göre caiz olan her sıfatla vasfedilir. Buna göre sıfatların dayanağı
nakil ve akıldır. İsimler ise nakil yoluyla sabittir. Aynen şu husus gibi: Resulullah
(s.a.v.)’ın Kur’an’da ve herkes arasında meşhur olan iki ismi vardır. Bunlar,
Muhammed ve Ahmed’dir. Bunlar dışında hadislerde muttalı olan alimlerin bildiği
başka isimleri de vardır. el-Haşir, el-Akib, el-Mahi, el-Fatih, elHatim,
Nebiyyül-Tevbe, Nebiy el-Melheme, Nebiy er-Rahme.
Bunları Resulullah (s.a.v.)’a isim saymamızın sebebi, kendisinin bunu bize
bildirmesidir. Buyuruyor ki: “Benim birkaç isimim vardır…” Bu isimleri saymış ancak
beraberinde “Rauf, Rahim, esSıracel-Munir, Beşir, Nenir” isimlerini zikretmemiştir.
Resulullah (s.a.v.) bu isimleri saymayınca bunları isim olarak sayamadık. Sıfat olarak
bıraktık. Aynı şekilde Allah Teala. Biz O’nu kendini isimlendirdiği esma-i hüsna ile
isimlendiririz. Kendine isim olarak vermediği zatına layık güzel sıfat ve övgülere
gelince bunları sıfat olarak verir ancak isim olarak isimlendirmeyiz.
Bu, İmam Ebu Hamid (rahimehullah)’in mezhebidir. Bu mezhepte vaat olandır.
Derim ki: Bu konuda Ebıl Hamid (rahimehullah)’e İbnü’l-Hassar (rahimehullah) ve
başka kelamcılar muhalefet etmişlerdir. Bu konuda Ebü’l-Hasen (rahimehullah)’ın
mezhebini benimsemişlerdir. Bu ise daha doğrudur, daha güzeldir. Nitekim bir
sonraki bölümde izah edilecektir.
20. BÖLÜM
Hak Teala’nın, mahlukatından mutlak olarak farklı olduğunu, Hak Teala’nın
mevcudat ile bunlara “OL” deyip onların da onun iradesi, ilmi ve kudreti ile olması
dışında bir nispeti bulunmadığını bilen kimsenin Allah’ın izni olmadan mahlukatın
isimlerinden ve sıfatlarından herhangi birini Allah Teala’ya kullanmaktan kaçınması
vacip olur. Muhakkak ki Allah Teala şeref ve değer bahşetme adına eliyle yarattığı
kuluna lütuflarda bulunmuştur. Ona hayat, ilim, kudret, irade, işitme, görme,
keH’ım, gazap, rıza, mülk, mülkiyet v.s sahip olmadığı nice sıfatları onda yaratarak
büyük ihsanlarda bulunmuştur. Bu sıfatlarda asla pişmiş çamurun özelliği değildir.
Bundan dolayı bazı arifler Resulullah (s.a.v.)’ın “Muhakkak ki Allah Adem’i sureti
üzere yaratmıştır. ” buyruğu hakkında şöyle derler: Bu, işte sayılan bu sıfatlara
işarettir. Suretten maksat et ve kan sureti değildir. Tıpkı şair Nabiğa’nın dediği gibi:
Görmez misin ki Allah sana öy le bir suret verdi. (Yani mülk, iktidar)
Bakarsın ki her hükümdar o suretin altındadır.
Allah Teala nasıl ki kullarına, yaratılmış oldukları çamurun özelliklerinden olmasa da
en güzel sıfatları ihsan ettiyse … Katında en kamil olan da bu sıfatların hepsine haiz
olan olunca … zira bu sebeple kullarından seçtiği kulunu Muhammed ve Ahmed
isimleriyle isimlendirmiştir. Onu mü’minlere karşı Rauf (şefkatli), Rahim
(merhametli) olarak sıfatlandırmıştır. Bundan dolayı Allah’ın bu konudaki maksadını
anlayan da şöyle demiştir:
Onu yüceltmek için isminden isim bahşetti
Arşın sahibi Mahmud (övgülere layık olan) Buzat da Muhammed (övülen)
İşte bu saydığımız lütuflarda bulunduğu gibi, bazı sıfatlarını, bu sıfatların manalarını
haiz kimselere vermeye izin vermiştir. Her ne kadar kulların sıfatlarıyla Allah’ın
sıfatları aynı cinsten olmasa da … Alimler bu konuda hangi kullanımın hakikat
hangisinin mecaz olduğu konusunu ele almışlardır. Bazıları hakikat kullanımının da
kulların sıfatları için olduğunu söylemişlerdir. Bazı alimler de aksini belirtmişlerdir.
İbnü’l-Arabi (rahimehullah) bazı hocalarından bu konuda farklı ve mütereddit
görüşler aktarmıştır. Her birinin de belirttiği görüşün dayanağını vermeye
çalışmıştır. Ancak bu zorlamadır. Hakikat ve mecazı bilmen bunu incelemek yerine
kafi gelir.
21. BÖLÜM
Alimler, isim, müsemma, tesmiye (isim koyma) ve sıfat, mevsuf ve vasfetme
konularını ele alıp incelemişlerdir. Fukahadan birçok alim bu konuların ele
alınmasını tenkid etmişlerdir. Ancak bu tenkidlerinin bir dayanağı yoktur. Çünkü bu
izahlar -izah edeceğimiz gibi- kitap ve sünnetin manaları üzerine yapılan bir
incelemedir.
Üstad Ebu İshak (rahimehullah) der ki: Allah Teala: “Kelamım sıdktır.” Dediğinde,
isim, müsemma ve tesmiye bir olur. (Aralarında farklılık yoktur). Çünkü kelamı
tesmiye (isimlendirme) kendisi de müsemma (isimlendirilen)nın bizzat kendisi, aynı
zamanda ismin kendisidir. Bizden biri “Allah” dediğinde ise tesmiye ile isim aynı, isim
de müsemmanın aynısıdır. Bunun dışında birtakım izahlar yapmıştır. Bu izahları
elEnrasi, el-Mukni’ adlı kitabında aktarmıştır.
İbnü’l-Arabi (rahimehullah) “En güzel isimler Allah’ındır” buyruğunu tefsir ederken
şöyle der: Bu konuda üç görüş vardır: Bazı alimlerimiz şöyle dedi: Bu ifade de isim ile
müsemmanın aynı olduğuna delil vardır. Zira başka olsaydı bu isimlerin Allah’tan
başkasına ait olması vacip olurdu.
Derim ki: Bu görüşü Kuşeyri (rahimehullah) de aktarmıştır. Bu aynı zamanda Ebu
Ubeyde (rahimehullah), Sibeveyhi (rahimehullah), Lisan’ul-ümme (ümmetin sözcüsü)
lakablı Kadı (el-Bakıllani)’nin görüşüdür. üstad Ebu Bekr b. Furek (rahimehullah) ve
müteahhir alimlerin tercihi de budur. Özetle bu görüş şöyle biri şöyle dese: “Allah
Alimdir bilendir), “Bilendir” sözü, bilmek vasfına sahip olan Rabb’e delalet eder. İsim,
“Alim” olması aynı zamanda müsemmanın aynısıdır. Yine Allah “Halik”tır (yaratandır)
dese, yaratan Rab Teala’dır. Bu da ismin aynısıdır. Bunlara göre herhangi bir tafsilata
bakılmaksızın isim, müsemmanın aynısıdır.
Kadı (el-Bakıllani) “Temhidü’l-eva’il”de der ki: Hak ehlinin benimsediği görüş isim,
müsemmanın aynısı veya ona tealluk eden sıfatıdır. Ayrıca tesmiyeden
(isimlendirmeden) de farklıdır. Mu’tezile ve onlara uyan heva ve bid’at ehli olanlar
ise dediler ki; İsim, müsemmadan farklıdır, aynısı değildir. İsim, isim verenin sözü ve
isim verdiğine koyduğu isimdir.
Kadı (rahimehullah) der ki: Bizim dediğimizin doğru olduğunun delili şudur: Lügat
ehli -ki bu konuda dayanak onlardır- bunu açıkça belirtmişlerdir. Dediler ki: İsim,
müsemmanın aynısıdır. Lügat imamlarından Ebu Ubeyde (rahimehullah) ve başka
imamlarda böyle demektedirler. Ebu Ubeyde (rahimehullah) de bu konuda şu şiiri
delil olarak aktarır:
Bir yıla kadar, sonra “Selam’ın ismi” üzerine olsun!
Bir yol boyunca ağlayan kimseye özür bırakmaz.
Dediler ki: Burada “Selam’ın ismi”nden bizzat Selamı kastetmiştir.
Böyleyken nasıl olur da isim, isim verenin sözü olan tesmiye (isimle ndirmenin)nin
kendisi olur. Yine buna Allah Teala’nın “Sizler onun (Allah’ın) dışında ancak birtakım
isimlere tapıyorsunuz. Bu isimleri sizler ve … koydunuz”(Yusuf, 40) buyruğu delil
olur. Allah Teala onların kelam olmayan şahıslara ibadet ettiklerini haber vermiştir.
Şayet derlerse ki: Burada ancak, “Sizler ancak bu isimlere sahip olanlara
tapıyorsunuz” demek istemiştir. Ona denilir ki: Kelamı Zahir manadan başka manaya
yorumlamak için akli ve nassı delillerin varid olduğu şekliyle kullanımını men etmiş
olması gerekir. Burada ise kelamın Zahiri manaya yorumlanmasına mani bir delil
yoktur. Bilakis deliller Zahiri manayı gerektirmekte vacip kılmaktadır. Dolayısıyla
yaptıkları tevil düşmüştür.
Ebü’l-Kasım el-Ensarı (rahımehullah) der ki: Mu’tezile, isim ile tesmiyeyi, sıfatile
vasfetmeyi aynı görme görüşünü benimsemiştir. Bu konuda çok çirkin bir bid’ate
dayanmışlardır. Dediler ki: Ezelde Bari Teala’nın ne bir ismi ne de bir sıfatı vardı.
isim ve sıfat isim verenlerin ad koyanların sözüdür. Ezelde zaten onların bir kavli
(sözleri) yoktur. (Böyle demişlerdir) Halbuki Allah Teala ezelde uluhiyet sıfatına sahip
olmadığını söyleyen dinden çıkar, Müslümanların icmaına aykırı davranmış olur.
İsmin, tesmiyeden farklı, bundan maksadın müsemma olduğunun, tesmiyenin ise
sözlere bağlı bulunduğunun delili Allah’ın kitabından ayet -i kerimelerdir. Biri “Ey
Zekeriya! Biz sana adı Yahya olan bir erkek evlat müjdeliyoruz.”(Meryem, 7)
buyruğudur. Bundan sonra da “Ey Yahya Kitab’a sımsıkı sarıl.”(Meryem, 12)
buyurmuştur. Şayet isim ile müsemma ayrı olsaydı o zaman çağırılan kişi Yahya’dan
başkası olmalıydı. Bu da mümkün değildir. Yine Allah Teala buyuruyor ki: “Ve benden
sonra gelecek ismi Ahmed olan bir resulü müjdeleyici oIarak.”(Saf, 6) Resülün adının
“Ahmed” olduğunu haber vermiştir. “Ahmed” ise şahsın bizzat kendisidir, isim
verenin tesmiyesi, konuşanın sözü değildir. Yine buyuruyor ki “Ulu, Yüce Rabbinin
ismini tesbih et.”(A’la, 1) Tesbih edilen, zikredenlerin lafızları değil bilakis var olan
ilahın kendisidir. Yine buyuruyor ki: “Rabbinin ismi mübarektir.”(Rahman, 78) Mana
Rabbin mübarektir. Yine Allah Teala putperestleri zemmederken şöyle buyurur:
“Sizler onun dışında ancak birtakım isimlere tapıyorsunuz. Bu isimleri sizler ve …
koydunuz”(Yusuf, 40) Bilinmektedir ki putperestler lafızlara sözlere; yani Hubel, Lat,
Uzza lafızlarına değil bilakis isim verdikleri müsemmalara (putların kendisine)
tapmışlardır.
İkinci görüş: Bundan maksat tesmiyeler (isimlendirmeler)dir. Zira Allah birdir,
isimleri çoktur.
Derim ki: İmam Ebu Muhammed b. Atıyye (rahimehullah) tefsirinde şunu zikreder:
Ayette isimler, tesmiye manasındadır. Müfessirler bu konuda icma etmişlerdir. Başka
manaya yorumlamak caiz değildir.
Kadı Ebu Bekr (rahimehullah) der ki: Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Şüphesiz ki
Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Kim bunları ezberlerse cennete girer”
buyruğunun manası şudur. Yani Allah Teala’nın ihtilafsız doksan dokuz tesmiyesi
bulunmaktadır. Bu isimler Allah Tealanın birçok sıfata sahip olduğunu ifade
etmekten ibarettir. Bir kısmı zatından dolayı ona verilir. Bir kısmı ona Müteallik olan
bir sıfattan dolayı ona verilir. Zatına ait olan isimler bizzat O’dur. Ona tealluk eden
sıfata bağlı olan isimler de onun ismidir. Bir kısmı da zatına ait olan sıfatlardır. Bir
kısmı da fiillerdir. Allah Teala’nın, “En güzel isimler Allah’ındır” buyruğunun manası
da budur. Yani en güzel tesmiyeler (isimlendirmeler) demektir.
Kadı (rahimehullah) der ki: Bunu da (peygamberimizin) “O, vitirdir (tektir) vitri sever”
buyruğu izah eder, Onun isimleri bulunduğunu, ancak zatının bir olduğunu haber
vermiştir. Bu ifade aynı zamanda isimlerden maksadın tesmiyeler olduğuna,
müsemmanın ise bir, tek, vitir olduğuna delalet eder.
Kadı (rahimehullah) der ki: Biz ise her isim müsemmanın kendisidir demiyoruz.
Bilakis ismi, müsemma da olabilir müsemmadan farklı da olabilir. Bazan da “ne
kendisi ne de başkası” olabilir.
İbnü’l-Hassar (rahimehullah) der ki: Bu ayette isim, müsemma üzerine vuku
bulmuştur.
Tesmiye için kullanılmasına gelince “…Allah’ındır” buyruğu, müsemma içindir.
“İsimler” buyruğu ve çoğuldur, tesmiyeler için kullanılmıştır. Bu dediğimizin doğru
olduğunun delili: “Ona o (isimlerle) dua edin” buyruğudur. “Ona dua edin” derken
kastedilen müsemma yani Allah Teala’nın kendisidir. Zira dua edilen O’dur. Onlarla
“deren de maksat isimlerdir. Bunlar da başkalarıyla değil de kendileriyle dua edilen
(çağrılan) tesmiyelerdir. Arap dilinin gerektirdiği mana da budur. Bunun bir benzeri
de Resulullah’ın “Benim beş ismim vardır. Ben Muhammed’im, Ahmed’im … “
Üçüncü görüş: Başkaları ise dediler ki: (En güzel) sıfatlar Allah’ındır.
İbn’ul-Arabi (rahimehullah) dedi ki: İsmin hakikati tarifi şudur: Manaya delalet etmek
üzere konulan ve müştak (türemiş) olmayan ve her lafızdır. Eğer müştak olursa isim
olmaz bilakis sıfattır. Nahiv imamlarının görüşü de budur. Biz göre “Alim” “Zeyd” gibi
bir isimdir. İsimdir, lakin biri sadece var olana delalet eder. Diğeri ise var olanla
beraber ek bir manaya delalet eder.
Derim ki: Bunun izahı şöyledir: örnek olarak “Zeyd” diyecek olursan, bu lafız varlık
aleminde herhangi bir ziyade veya noksanlık bulunmaksızın “müşahhas” olan bir
zata delalet eder, ancak “Alim” diyecek olursan bu lafız ilme mensup olmak
(manasıyla beraber) o zata delalet eder. Diğerleri de böyledir. İşte buradan
kaynaklanarak bir zatın birden fazla isminin bulunması aklen sahih olmuştur.
İsimlerin çok olması zatın sayılı veya çok olmasını gerektirmez. Aynı şekilde kudret,
irade v.b. sıfatlar da böyledir. Bu sıfatlar bizim “kudret, ilim, irade” sözlerimiz ile isim
olmamıştır. Bilakis Kur’an, sünnet ve ümmetin icmaının naslarıyla, belirtmesiyle bu
ismi almıştır. Ayrıca bu isimleri ifade ettikleri manaları birbirinden ayırt etmek için
isimlendirilmiştir. Her varlık da gerektirdiği sıfatlarla bilinsin diye isim olmuştur.
Dolayısıyla varlık o isim ve sıfatlarla anılır. Fail (yapan), murid (idrak eden), Alim
(bilen) birdir, tektir. Sıfatlarının hepsi de birdir. Aralarında farklılık değişiklik
kesinlikle yoktur. Bilakis, güç yetirilen, bilinen, irade edilen şeyler açısından farklılık
vardır. Tüm muktezalar da böyledir. Aynısını isimler için düşün, itikat et.
Alimlerimizin görüşü budur.
Dediler ki: Muhakkak ki, “isim hakikaten müsemmanın kendisidir” diyenler yanlış
yapmışlardır. Nitekim Haşeviyye taifesinin cahillerinden bazı guruplar böyle
demişlerdir. Zira bunlar bunu açıkça beyan etmiş ve buna itikat etmişlerdir. Öyle ki
bunlar şunu vacip görürler: “Zehir” diyen ölür, “Ateş” diyen yanar, ”Tatlı” diyenin ağzı
tatlanır.
Nahiv ve kelam imamlarından, “İsim, müsemmanın kendisidir” diyenlerin haşa bu tür
bir ahmaklığı kastetmezler. Bilakis onların maksadı ismin sadece müsemmaya
delalet ettiğini, yalnız müsemmayı ifade ettiğini belirtmek açısından böyle
demişlerdir.
İbnü’l-Hassar (rahımehullah) der ki: Makalat (mezhepler hakkında yazılmış eserler)
sahipleri Ehl-i Sünnet ile Ehl-i bid’at arasında olan bir ihtilafı nakletmişlerdir ve
şöyle demişler: Ehl-i Sünnet isim, müsemmanın kendisidir derler. Ehl-i bid’at ise,
isim, müsemmadan farklıdır derler. Bu isim ile müsemma arasındaki bu ihtilafın
Zahiri, kolay, gerçeği ise oldukça zordur. Çünkü bid’at ehlinden sıfatları inkar
edenler tesmiyelerin zat olmadan bir manası olmayacağını iddia ederler. Bundan
dolayı isim müsemmadan farklıdır derler. Sıfatları ispat edenler ise, isimlere, zatın
özellikleri olan delaletler ispat ederler. Bunlar ise “ibare”lerden başkadır. Onlara
göre bunlar isimlerdir. Bu konuda hak olan ise şöyle dememizdir: İsim, müşterek bir
lafızdır. Bazan tesmiye için, bazan müsemma için kullanılır. Aynı şekilde tesmiye.
Bazen bundan, müsemmaya delalet eden lafız, bazan da isim verenin, müsemmaya
(isimlendirilene) isim verene hali kastedilir. Bu müşterekliğin delili Allah’ın kitabında
ve arap dilindeki varlığıdır. Bu konuda neyin hakikat neyin mecaz olduğunu tespite
herhangi bir geri hüküm tealluk etmez.
İbn Atiyye (rahimehullah) der ki: Zeyd, aslan, at gibi isimler dilde varid olur ve
bundan zat kastedilir. Örneğin Zeyd alimdir, aslan cesurdur demen gibi. Bazen de
bunlardan isimlendirmenin kendisi kastedilir. Örneğin, Zeyd (arapça) üç harften
meydana gelir, ilki için denir ki: İsim müsemmanın kendisidir, yani ondan müsemma
kastedilmez denilir. Elif, sin ve mim’den oluşan “İsm”e gelince arap lügatinde bazen
zat olarak kullanılır. “Zat, nefs, ayn, isim” aynı manaya gelir. Alimlerin çoğunluğu,
“Yüce Rabbinin ismini tesbih et”(Ala, 1)
“Celal ve şeref sahibi Rabbinin ismi mübarektir.”(Rahman, 78) “Sizler onun dışında
ancak bir takım isimlere tapıyorsunuz. Bunları sizler ve atalarınız
isimlendirdiniz.”(Yusuf, 40) ayetlerini bu manaya yorumlamışlardır. Lebid’in “Bir yıla
kadar, sonra Selam’ın ismi üzerine olsun” şiiri de bu manaya destek olur. Bazen de
isim lügatte ibarenin bizzat kendisi olarak kullanılır. Bunun kullanımı daha çoktur.
Allah Teala’nın, “Adem’e isimlerin hepsini öğretti”(Bakara, 31) buyruğundan maksat
-en meşhur tefsirlere göre- budur. Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in, “Şüphe yok ki
Allah’ın doksan dokuz ismi vardır” buyruğu da böyledir. Nahiv imamları da
izahlarında ismi bu çerçevede kullanmışlardır.
Bütün bu izahlardan özetle çıkan şudur: İsimler bazen kullanırken müsemmaların
zatı kastedilir. İşte bunda isim, müsemmanın kendisidir denilir. Bazan da kullanırken
müsemma değil de ismin bizzat kendisi kastedilir. İbn Atiyye der ki: Önümden şöyle
bir kıssa geçti. Malik’e soruldu: İsim, müsemmanın kendisi midir? Dedik ki: Ne
kendisidir ne de başkadır. Demek istediği her zaman bu veya bu olmaz. Bu ise bizim
dediğimize muvafıktır.
Derim ki: Bu Kadı Ebü Bekr b. el-Tayyib (rahimehullah)’den aktardığımız ile aynıdır.
Bunu iyice belle.
Akleşi (rahimehullah)’i der ki: İsim -Eş’arilere göre- müsemmanın kendisidir. Sıfat da
29
mevsufun kendisidir. Tesmiye ise, isimden başka, vasfetme de sıfattan başkadır.
Muhalif ise bundan başka şeyler söylemektedir. Her fırkada Allah’ın kitabını kendi
mezhebine göre yorumlamıştır. Muhalif Allah’ın, “En güzel isimler Allah’ındır”
buyruğunu Zahirine göre yorumlamış ve “zat birdir, isimler çoktur” demiştir.
Eş’ari ise iki açıdan yorumlamıştır: İlki: İsim tesmiye yerinde, manasında kullanır. Bu
dilde kurala uygun bir kullanımdır.
İkincisi: İsimlerden maksat, sıfatlar ve fiillerdir. Bunlar da onlara göre birden fazla
olabilir. Sıfatın ismi de sıfatın, fiilin ismi de fiilin kendisidir. ”Yüce Rabbinin ismini
tesbih et” buyruğunu Eş’ari: Tesbih edilen ile izah etmiştir. Muhalif ise iki veçhe
yormuştur: Birincisi: İsim burada sıladır ( araçtır). Buna göre zatın ibaresi olan ismi
tenzih etmeyi emretmiş olur.
Nitekim Kur’an’a saygı olarak da mushafı tenzih etmeyi emretmiştir.
“Sizler onun dışında birtakım isimlere tapıyorsunuz.”(Yusuf, 40) Buyruğunu Eş’ari,
ibadet edilen şahıslara, nesnelere yorumlamıştır. Muhalif ise şöyle demiştir: Onlar
uluhiyetten gerçek manada payı olmayanlara ibadete yöneliyorlardı. Onlar ise
bunlara İlah demişlerdi. Bu şekliyle gerçeği olmayan lafızlara ibadet etmiş gibi
oldular. Bundan dolayı Allah Teala: ”Sizler ve atalarınız onlara bu isimleri verdiniz.
Allah bunlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir”(Yusuf, 40) buyurmuştur. Her iki
izahı da birçok dil alimi dile getirmiştir. Ancak dil yapısında ve manaya isim
koymakta gerçek şudur ki isim, isim koyma işleminden, sıfat da vasfetme işleminden
farklıdır. Eş’ariler böyle demişlerdir.
Geriye şu konu kalır. İsim ve sıfat müsemma ile mevsufun aynı mıdır değil midir? Bu
ise bakan kimsenin baktığı açıya bağlıdır. Eğer kasa harfler ise bunların mahluk
olduğunda şüphe yoktur. İlahi manaları kastediyorsa bunların da Kadim olduğu
katidir. Bu önemli meselenin özeti budur.
İbnü’l-Hassar (rahimehullah) der ki. “Celal ve ikram sahibi Rabbimin ismi
mübarektir”(Rahman, 78) “Te-ba-re-ke” “bereket” kökünden türemiştir. Manası,
bereketi büyük, velilerine ihsan ettiği faydalar çoktur. Burada isimden maksadın,
Allah Teala’ya vacip olan isimleri ile isimlendirmenin olması, muhtemel bir husustur.
Bu ihtimal çerçevesinde Rab kelimesinin sıfatı (olan (zi’l-celal…) ismin kendisine veya
munafun ileyhi (tamamlayan) olan “Rab” kelimesine icra noktasında kıraat
imamlarından farklı kıraatler aktarılmıştır. Kimisi “ismin” sıfatı olarak merfu
(Zü’l-celal) kimisi de munafın ileyhin (tamlayanın) sıfatı olarak mecrur (Zil-celal)
okumuşlardır. Her iki kıraat de nakil ile sabittir. Bu da gösteriyor ki isimden, bazan
müsemma, bazan da tesmiye (isim koyma işlemi) kastedilir. Kıraat imamları surenin
başında yer alan sıfatı ise merfu olarak okuma konusunda ihtilaf etmemişlerdir. Bu
kıraate göre o zaman “vecih”ten maksat Allah Teala’nın mü’minleri karşılarken
kendisi ile karşıladığı, böylece güzel mükafaat, güzel karşılama ile müjdelere
erdikleri “vechi”dir.
Dedi ki: “Yüce Rabbimin ismini tesbih et”(A’la, 1) buyruğuna gelince burada isimden
maksadın müsemma olduğu açıktır, herhangi bir mana karışıklığına yol açmaz. Zira
tesmiye, her ne kadar bir muhafaza etmemiz, riayet edip saygı duymamız gereken
bir hürmeti olsa da bizler onu tenzih ve takdis ile emrolunmadık. Çünkü tesmiye
bizden vakidir. Yaratılmış varlıkları tenzih, takdis, caiz değildir. Bunları, yaradanı
tazim gibi tazim etmemiz helalolmaz. Çünkü bu adım, onlara ibadet etmeye ve onlar
için vacip olan çerçevenin dışına çıkmaya yol açar. Şayet isimlerin bizzat kendisini
tesbih ve takdis caiz olsaydı o zaman bu isimleri bir kağıda yazıp tespih ve takdis ile
onlara yönelmemiz caiz olurdu. Bu ise çirkin bir söz, batıl bir itikat fasid bir ameldir.
Bilakis bize vacip olan hıfz etmek, hürmet duymaktır. Yücelteni yüceltmeli,
saygısızlık edene hürmet etmemeliyiz. Bu saygının temeli, bu isimlerin delalet
ettikleri zattır. Hacerülesved’i öptüğümüz gibi öperiz. Yalnız onu tesbih ve takdis
etmeyiz. Aksine Ömer (r.a.)’ın dediği gibi deriz: Allah’a yemin olsun ki ben biliyorum
ki sen faydası veya zararı olmayan bir taşsın. Resulullah (s.a.v.)’ın seni öptüğünü
görmesem asla seni öpmezdim.
Bu konuda Kureyşi Bişr el-Hafi kıssasını aktarır. Ameller de niyetlere göredir.
Derim ki: Bu mana ile alakalı merfu bir hadis rivayet edilmiştir. Ali b. Ebi Thlib
(r.a.)’ten rivayet edildiğine göre dedi ki: Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “üzerinde
Allah’ın isimlerinden bir isim yazılı hiçbir kitap, kağıt parçası (nesne) yoktur ki ıssız
bir yere atılacak olursa Allah Teala mutlaka yetmiş bin melek gönderir ki, o ismi
kanatlarıyla muhafaza ederler, yüceltirler. Ta ki Allah Teala evliyalarından birini o
ismi kaldırmak üzere gönderinceye kadar. üzerinde Allah’ın isimlerinden bir isim
yazılı bir kağıdı kim kaldırırsa Allah onun ismini “İlliyyine” yüceltir. Anne babası
müşrik de olsalar azaplarını hafifletir.
Enes (radıyallahu anh)’ten rivayet edildiğine göre dedi ki: Resulullah (s.a.v.) şöyle
buyurdu: “Kim Allah’ın ismini yüceltmek ve üzerine basılmasından korumak için
üzerinde bismillahirrahmanirrahim yazılı bir kağıdı kaldırırsa Allah katında
sıddıklardan yazılır. Anne babası, müşrik de olsalar azapları hafifletilir.
Ebu Hamid (rahimehullah) dedi ki: Şayet denilirse ki: Allah Teala “Yüce Rabbinin
ismini tesbih et” buyurmuştur. Burada isimden tesbih edilen zatın kendisidir. Deriz
31
ki: İsim burada, anaç (bağlaç) mahiyetinde zaiddir. Arapların bu tür kullanımları
vardır. Bu, “Onun misli gibi yoktur”(Şura, 11) buyruğundaki kaf harfi (gibi diye
tercüme edilen) zaiddir. (Buna göre mana) “Onun hiçbir misli yoktur”
Ebu Bekr b. ArabI (rahimehullah) der ki: Alimlerimiz, Yüce Mevlanın, “Rabbimin ismi
ne mübarektir”(Rahman, 78) buyruğunda geçen “ismin” bağlaç (araç) yani zaid
olduğu konusunda ittifak etmişlerdir. Mana, “Rabbin ne mübarektir” şeklindedir.
Çünkü “mübareklik” ile ifade edilen manadan kastın Allah’tan başkası olması doğru
olmaz. Aynı izahı, “Yüce Rabbinin ismini tesbih et”(A’la, 1) buyruğunda yapmışlardır.
Burada “İsim” sıladır, mana Yüce Rabbini tesbih et demektir. Böyle demelerinin
sebebi tesbih ve tenzilin Allahın ismine izafesinin doğru olmadığına itikat
etmelerindendir. Bu ise manaların tahkikinde bir daraltmadır. Zira Allah’ın isminin
hakkı, tazim, takdis, tenzih, ikram ve ona imandır, inkar etmemektir. Aynen Rab
Teala’nın bunu hak etmesi gibi isimleri buna müştehak olmalı, onun ismi
olmalarından dolayı hürmete layık olmalarındandır. Allah’ın ismine fayda ve
bereketin isnadı haktır. Allah Teala buyuruyor ki “Rabbimin ismi mübarektir” denildi
ki: Manası, mukaddestir. Ferra böyle demiştir. Denildi ki: Büyüktür. Şöyle de denildi:
bereket kökünden türemiştir. Bunu da Zeccac (rahImehullah) demiştir.
22. BÖLÜM
Alimler, fiillere dönen müştak (türemiş) isimler hakkında da izahlar yapmışlardır.
Halik (Yaratan) Razık (rızık veren), Muavvir (şekil veren) v.b.
Bir gurup alim dediler ki: Ezelde “Halik” (yaratıcı) olmakla vasfedilir. Çünkü kendini
öyle vasfetmiştir. Çünkü Halik (yaratıcı) sözünün manası, “yaratacak” fiili manasında
kullanımı Arap dilinde varid olmuştur. “fail (yapan)’ın “yapacak” manasında kullanımı
çoktur. Nitekim Allah Teala meleklere, Adem’i yaratmadan “Muhakkak ki ben
çamurdan bir beşer yaratacağım”(Sad, 71) demiştir. Sanki manası, “Muhakkak ki
yaratacağım” isim Kadim, Vasıf Baki, Daim, fiil ise hadistir. Fiil gerçekleştiğinde isim
yenilenmez. Bunu kavrayın doğruya erersiniz.
Bir gurup alim de şöyle dediler: Hayır, vasfedilmez. Şunu da iddia ettiler, “Şayet
Allah’ın sıfatları olsaydı fiillerinin (eylem) olması da gerekirdi.”Bir kısım Alimler ise,
yüce yaradanın isimlerinin müştak olabileceğini kabul etmemişlerdir. Çünkü isimleri
müştak olsaydı fiile (eyleme) delalet ederdi. Bu ise sıfatlarda hüdus (sonradan
meydana gelme) gerektirir. Yüce Yaradan’ın hadis olan şeylerle vasfı muhaldir. Bu
görüşü ise Allah Teala’nın kendi zatına isnad ettiği geçmiş ve gelecek zamanı fiiller
reddeder. Dedi ki: Bildi, bilecek, tevbe etti-tevbe edecek, irade etti- irade edecek …
Bunların benzeri Kur’an’da çoktur. Bu fiillerin hepsi mastardan türemiş ve mastar
manasını da ifade etmektedir. Hal böyle olunca bu durum Cehm ve taraftarlarının
dediği gibi “Yüce yaradanın muttasıf olmayacağına delalet eder mi?” Allah batıl
ehlinin dediklerinden çok yücedir. Bilakis bu lafızlar, yaratılanın yaratandan
gelenleri kavramaya birer vasıta ve delildir. Dolayısıyla bu lahzları, yaratılan ile
yaradana isnad edilmesi halinde akli deliller ile manaları arasındaki farkı bildikten
sonra çeşitli kalıplara çevirmemizde, tasrif etmemizde bir mahzur yoktur.
Ebu Hamid (rahimehullah) dedi ki: “Halik” iki manada kullanılır; Biri: Kesinlikle ezelde
sabit olan. İkincisi: Kesinlikle menfi olan. Bunlarda ihtilafın bir temeli yoktur. Zira
kılıç, kınındayken bile kesmekle vasfedilebilir. Boynu vururken de kesmekle
vasfedilir. Kınında, özellik olarak kesen, boğazlarken fiilen kesendir. Su da
bardaktayken kandırır. Ancak bu özellik açısındandır. Mideye indiğinde ise fiilen
susuzluğu giderir. Suyun bardakta susuzluğu gideriyor olmasının manası, mideye
inmesi halinde susuzluğu giderme sıfatına (özelliğine) sahip olması manasındadır. Bu
ise su olma özelliğidir. Kılıç da kındayken “kesen”dir, yani özellik olarak ki bu da
keskinlik sıfatına sahip olmasıdır. Zira kesmek için yeni bir vasfa sahip olmaya
ihtiyacı yoktur.
Binaenaleyh Bari Teala, “Su bardaktayken de susuzluğu giderir” diye beyan edilen
mana ile yaratıcıdır. O da yaratmanın ve fiilin sahih olmasına yol açan sıfat ile …
İkinci manaya göre “Yaratan değildir” yani henüz kendisinden yaratma fiili sadır
olmamıştır. Aynı şekilde o, ezelde de kendi zatını isimlendirdiği gibi Alimdir,
Kuddustür. Ebedde de böyledir. Başkası bu ismi vermiş olsun veya olmasın öyledir.
23. BÖLÜM
Allah Teala’nın müştak olan isimleri Allah ismine tabi olarak geldiğinde irablarının ne
olacağı konusunda ihtilaf etmişlerdir. “Bismillahirrahmanirrahim” örneğinde olduğu
gibi. Kimi Alimler müştak isim olmalarına riayeten sıfat olarak irab etmektedirler.
Kimi alimler de bedel olarak irab etmektedirler. (Nahiv ıstılahı olarak) sıfat olmaktan
çıkarıp samid isim gibi değerlendirmektedir.
İbnü’l-Hassar (rahimehullah) dedi ki: Bu konuda tahkiki izahın dayanağı şudur: Sıfat,
muayyen bir mevsufa lazım olur ve onun hususiyeti haline gelirse muhakkak
Alimlere göre isimler ilhak edilir. Alem (özel isim) olmaya yaklaşır ve mutad sıfat
olmaktan çıkar. Mesela, kılıcın beyazla, mızrağın esmerle, atın yağızIa, vasfedilmesi
gibi, muayyen bir mevsufa lazım olan ve artık onunla bilinir hale gelen sıfatlar. İşte
bu isimlerin delalet ettiği manalar da yüce yaratan için lazım olunca, başlarında da
bulunmayıp diğer müsemmaların özel isimlerle tanındığı gibi bu sıfatlarla tanınınca;
çünkü yüce yaratanın zatı -bu diyarda- görülmemektedir. Bilakis ona has olan ve
33
mahlukatın ihtiyaç duyduğu sıfatlarla tanınınca … Evet hal böyle olunca bu manadan
dolayı özel isimler gibi değerlendirilmiştir. Allah Teala buyuruyor ki: “En güzel
isimler Allah’ındır.”(A’raf, 180) Resulullah (s.a.v.) de buyuruyor ki:
Şüphe yok ki “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır” hepsini isim olma konusunda aynı
değerlendirmiştir. Bu isimleri sayarken ismi olan Allah’ı, bununla beraber Rahman,
Rahim, Hakim, Alim gibi bilinen sıfatlara delalet eden isimleri de saymıştır. Sonra bu
konuda izaha devam etti. Son olarak da şöyle dedi: Bu konuda menkul ile makulü
fasih arapların tercihli kullanımı ile itikat Alimlerinin dediklerini cemeden ne
saadetlidir.
24. BÖLÜM
“İsim” kelimesinin hangi kökten türediği konusunda iki vecih üzere ihtilaf
etmişlerdir.
(Basra (nahiv ekolü) der ki: “Şümüuu” kökünden türemiştir. Manası yükseklik,
yüceliktir. Çünkü isim müsemmayı başkasının üzerine yükseltir. Bu aynı zamanda
Zeccac (rahimehullah)’ın görüşüdür.
Küfe (nahiv ekolü) der ki: “simeh”den türemiştir. Bu ise alamet demektir. Çünkü isim,
isimlendirilenin alametidir.
İlk izah iki sebepten daha doğrudur.
İlki: İsim ism-i tasğir kalıbına konulduğunda “Sümey” olmaktadır.
Çoğulu “esmau” Bu da aslının “se-maa” (güzeldi) olduğunu gösterir.
İkincisi: İhtilaftan çıkan netice: Zira “yücelikten” türemiştir diyenler derler ki: Allah
Teala mahlukat var olamadan önce de var olduktan sonra da yok olduklarında da bu
sıfatlarla mevsuftur. Onların onun isimleri ve sıfatları üzerinde hiçbir etkileri yoktur.
Hak olan da budur. İsim “simeh”den türemiştir diyenlere göre şöyle denilir. Allah
Teala, ezelde hiçbir isim ve sıfatı yoktu. Mahlukatı yaratınca ona birtakım isimler ve
sıfatlar verdiler. Onları yok ettiğinde herhangi bir ismi ve sıfatı da kalmaz. Bu aynı
zamanda Mu’tezile’nin görüşüdür.
25. BÖLÜM
Hak ehli arasında zati sıfatların zattan ayrı olmadığında ihtilaf yoktur. Zira gayrılık
(ayrı olma) gerçek vahdete aykırıdır.
Bazı Eş’ariler ise şöyle dediler: Bu sıfatlar ne kendisidir ne de gayrıdır. Bu ibare
muhalife göre doğru değildir. Çünkü şayet, kendisi değilse gayrı, gayrı değilse
kendisidir. Çünkü ikisi arasında orta olan bir başka durum yoktur. Eş’arilerden bunu
söyleyenler ise zati sıfatlara bakarak böyle demiştir. Bu sıfatlar ona göre, zata ait
hakikatler ve onda kaim olan manalar olunca ayrıca gayrı (ondan başka) da
olmayınca bu sıfatlar zatın ne aynı ne de gayrıdır. Çünkü zatın aynısı olsa o zaman
zat da zattan başkası bulunmaz. Zatın gayrısı olsa o zaman da hadis (yaratılmış) olur.
Çünkü Allah’ın gayrı (Allah’tan başka her şey) yaratılmıştır. Bu itikat ile Mu’tezile ve
sapık Kerramiyye’lerden ayrılmıştır.
Fiili sıfatlara gelince Eş’arilerden kimisi şöyle dedi: Bu sıfatı ar zatidir.
Kimisi ise, hayır gayridir. Mahakkiklerin mezhebi budur.
Akleşi (rahimehullah) der ki: Bu ihtilaf bakış açısından kaynaklanmaktadır. Meseleye
Allah Teala’nın ezelden yaratmaya, rızık vermeye ve her türlü fiile kudreti olması
açısından bakan, fiili sıfatları da kudret sıfatına bağlayan ve bu konuda fiillerden
türetilmiş isimlere bakmayan dedi ki: Allah Teala Ezelden bunlara kudreti
olduğundan dolayı “Halik, Razık (yaratan, rızık veren) diye isimlendirilir. Nitekim
kılıç kınında olsa da “kesen” su sürahide olsa da susuzluğu gideren (kandıran) diye
isimlendirilir. Çünkü bu vasıfları haizdirler. Bu konuda fiillerin hadis olmasına ve
isimlerin bunlarda türemiş olduğuna bakan ise dedi ki: Allah ezelde “Halik, Razık”
diye isimlendirilmez. Çünkü ezelde ne yaratılan ne de rızık vardı. Bilakis bu fiilleri
gerçekleştirdi ve kendine bunlardan isim türetti. Bundan dolayı fiili isimler zati değil
gayri olmuştur. Bu da geçmişti.
26. BÖLÜM
Bir ismin birden fazla mana için kullanıldığında ihtilaf yoktur. Esma-i hüsna arasında
teradüf (eş anlamlı) olmayacağı konusunda ihtilaf etmek yakışık değildir. Her isim
özel bir manaya mahsustur. Vahid (bir) Ahad, Gafür, Gaffar, Alim, Habir v.b. Allah
Teala da şöyle der: “Kibriya ridam (üst elbise) azamet iz arım (alt elbise )dir” dikkat
edilirse rida ve izar elbise olmalarına rağmen fakat rida, izardan değerli olunca
aralarını derece olarak farklı olduklarını vurgulayacak şekilde ayırt etmiştir. Bundan
dolayı da namazın başlangıcı “Allah Ekber” kılmıştır. Basiret sahibi hiçbir Alime göre
de “Allah A’zam” bu ifadenin yerini tutamaz.
Aynı şekilde Araplar iki lafzı farklı yerlerde kullanmaktadırlar. “Kebir” kelimesini
“azim”den farklı yerde kullanırlar. Şayet bu ikisi müteradif olsaydı her yerde
birbirlerinin yerine kullanılırlardı. Mesela Araplar: Falan, falandan yaşça “Kebir”dir,
derler lakin “azim”dir demezler. Aynı şekilde “celil” azim ve kebirden farklıdır. Çünkü
celal, şeref sıfatlarına işaret eder. Nitekim bunların izahı ilerde gelecektir, inşallah.
27. BÖLÜM
İbnü’l-Hassar (rahimehullah) dedi ki: İki manada daha ihtilaf edilmiştir.
Birincisi: Esma-i hüsna’dan her ismin delalet ettiği mana Yüce Yaratan’ın zatı ile
kaim midir? İlmi, kudreti, hayatı ve sair sıfatı olduğuna dair delilin kaim olduğu
sıfatlar gibi… Yoksa bunlar zatı ile kaim olamayan bir tamım sıfat ve nispetler midir?
İkinci mana: Bizim, mütekaddim imamlarımızın ispat ettiği sıfatlar dışında bir sıfat
ispat edebilir miyiz, yoksa onların ispat ettikleriyle yetinip bunları aşamaz mıyız?
Fakih Ebu Bekr b. Arabi (rahimehullah) bütün isimleri meşhur yedi sıfata ekleyerek
meseleyi zorlamıştır. Halbuki ne makul ne de menkul delillerde buna bir işaret
yoktur. Yedi sıfattan kastı ise, hayat, ilim, kudret, irade, kelam, semi’, basar. Bütün
isimleri ve manalarını bu sıfatlara bağlamakta meseleyi zorlamıştır.
İbnü’l-Hassar (rahimehullah) der ki: Bu konuda ne icma ne de yeterli delil vardır. Zat
ile kaim sıfatları sınırlandırmaya dair kesin bir delilde yoktur. Onun dediği şekliyle
isimleri ve manaların yedi sıfata dayandırmanın da bir manası yoktur. Böyle
yapanların da bir delili yoktur. Bizim itikat ettiğimiz şudur: Sıfata delalet eden her
isim, o sıfata fiillerde (faile) muhtaç olma vecihlerinden bir vecih ile delalet eder. Bu
sıfat mevcuttur. Çünkü biz bu izah ile ilim, kudret ve ihtiyaç vecihlerinin delalet
ettiği diğer sıfatları ispat ettik. Bu yolla da kelam, sem’, basar sıfatlarını ispat ettik.
Bu aynı zamanda akli ve nakli delilerin lazımıdır. Muhtaç olma vecihlerinden birinin
delalet sıfatına raci olur. Veya fiili ona veya fiillere nispet kabilindendir.
28. BÖLÜM
Allah Teala’nın isimlerinin “hüsna (en güzel) ile isimlendirilmesinin sebebinde ihtilaf
edilmiştir.
Denildi ki: Bu isimlerde bulunan ululuk, tazim, takdis ve tenzihten dolayıdır.
Muazzam olan her husus ile isimlendirilir.
Denildi ki: Kul bu isimleri zikrettiğinde kendisine vaad edilen sevabın, dua ettiğinde
36
kendisine lütfedilen ikramın güzelliğinden dolayı “hüsna” diye isimlendirilmiştir.
Yine denildi ki: Kulaklarında (sesi), kalplerde güzelolduğundan dolayı böyle
isimlendirilmiştir.
Şöyle de denildi: Çünkü bu isimler tevhidine, keremine, rahmetine, ikramına,
lütuflarına, delalet etmektedir. Bundan dolayı kendi zatını övmüştür. “Hamd,
alemlerin rabbi Allah’a muhsustur”(Fatiha, 1) Allah zatını ancak hak ettiği ve muttasıf
olduğu celal, azamet ve kemal sıfatlarıyla methetmiştir. Bu isimlerde o sıfatlara
delalet etmektedir. Daimi hayat O’na mahsustur. Kendisi hariç her şey fanidir. Ancak
onda mevcut olan her şeyi kuşatan ilim de ondadır. Ancak kendisi için yakışan asla
kaybolmayan izzet ancak ondadır. Ve daha nice esma-i hüsnasının delalet ettiği
sıfatlar. Dolayısıyla manası güzelolduğu için güzelolmuş, methumu kamil olduğu için
kamil olmuştur. Delaletin şerefi de delalet ettiği şeyin şerefiyle orantılıdır.
Bundan dolayı bize mushafı korumayı ibadet kılmıştır. Kağıt ve mürekkep olması
bunu değiştirmez. Bizlere Kur’an kağıtlarını korumayı, bunlara hürmet göstermeyi
emretmiştir. Resulullah da düşmanların kirleri, necasetleri bulaşmasın diye Kur’an
ile düşman topraklarına yolculuk yapmayı nehyetmiştir. Aynı şekilde alim tahsil
ettiği ilmin şerefi ile şereflenir. Nitekim ilim de malumun, zakir de mezkurun şerefi
ile şeref bulur. Allah Teala varlık aleminin en ulusudur. Buna göre de sevap büyür,
mükafat güzelleşir, kat kat olur. Şu var ki güzellik (hüsnalık) hepsindendir. Şeref
(değer, ululuk) ise mezkur (olan zata) raci’dir. Bunların hepsi delile ihtiyaç
duymayacak kadar açıktır.
Şöyle de denildi: Bu isimlerin “hüsna” ile sıfatlanmasının manası, Allah Teala
hakkında vacip, caiz ve mümteni (muhal) olan sıfatları bilmektir.
Hüsna vasıf olarak gelmiş bir mastardır.
29. BÖLÜM
İbnü’l-Arabi (rahimehullah) dedi ki: Allah’ın isimlerinin en güzel isimler olduğunu
bildiğine göre kendi isimlerinizde de güzelolan isimlerin hangileri olduğunu bilin.
Şöyle ki kişi çocuğu olduğunda ona peygamberlerin ve salih zatların adını versin.
Mugire b. Şu’be’den rivayet edildiğine göre dedi ki: Necran’a geldiğimde sordular:
Sizler “Ey Harun’un bacısı!” diye okuyorsunuz.(Meryem, 28) Halbuki Musa, İsa’dan şu
kadar zaman önce gelmiştir. Resulullah (s.a.v.)’ın yanına döndüğümde bunu ona
anlattım. Buyurdu ki: Onlar, kendilerinden önce gelen peygamberlerinin, Salihlerin
isimlerini koyarlardı.
Rivayet edildiğine göre de Resulullah (s.a.v.) bir adama sordu: Adın ne? Dedi ki:
Mürre. Resulullah (s.a.v.) ondan yüz çevirdi. Bir başkasına soru: Adın ne? Dedi ki:
Yaiş, Resulullah (s.a.v.) “Sen sağ” dedi. Bu hadiser güzel görülen maksatlarla konulan
güzel isimler koymanın, kerih görüen isimlerden kaçınmanın müstehab olduğuna
delalet eder. Tezkiye ‘üstünlük) ifade eden isimlerden de kaçınılmalıdır. Allah Te al
anın “ezZekiy” isminde bu konuyu inceleyeceğiz.
Resulullah (s.a.v.)’ın: “İsmimi koyun, künyemi kullanmayın” buyurduğu da sabittir.
Humeyd et-Tavil (rahimehullah)’in Enes b. Malik (radıyallahu anh)’ten rivayet
ettiğine göre dedi ki: Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “İki kul Allah’ın huzurunda
durdurulur. Her ikisinin cennete konulmaları emredilir. İkisi derler ki: Rabbimiz!
Cennet’i ne ile hak ettik. Halbuki cenneti hakkedecek bir amelimiz yok. Rabbimiz
onlara der ki: Ey iki kulum! Cennete giriniz. Çünkü ben kendime ahit aldım, yemin
ettim. Adı Ahmed veya Muhammed olan hiç kimseyi cehenneme koymayacağım”
Mekhul’ün de Ebu Umame (radıyallahu anh)’den rivayet ettiğine göre Resulullah
(s.a.v.) dedi ki: “Kimin bir oğlu olurda bana olan sevgisinden dolayı ve isminin
bereketini umarak adını Muhammed koyarsa o da oğlu da cennete girer.”
Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)’den rivayet edildiğine göre dedi ki: Resulullah
(s.a.v.)’in şöyle dediğini işittim: “Kıyamet günü olduğunda Allah tarafından bir
münadi şöyle ni da eder:
Dikkat! Adı Muhammed olan kalksın. Allah’ın huzurunda toplanınca peygamberlerin
ismi hürmetine cennete götürülürler. Hasan el-Basri (rahimehullah) der ki: Allah
kıyamet günü adı Ahmed veya Muhammed olan kulu durdurur ve şöyle der: Kulum!
Adın habibim Muhammed’in adı iken bana isyan etmekten utanmadın mı? Kul
utancından başını önüne eğer, şöyle der: Allah’ım! Evet yaptım. Allah Teala der ki: Ey
Cibril! Kulumun elinden tut onu cennete koy. Zira ben adı habibim Muhammed’in
adıyla aynı olan kimseye cehennemde azap etmekten haya ederim.
Ali b. Musa er-Rıza’nın babası yoluyla dedesinden rivayet ettiğine göre dedi ki:
Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: Oğlunuza Muhammet adını koyarsanız ona saygı
duyun, tazim edin, değer verin. Aşağılamayın, hakaret etmeyin, azarlamayın, sözüne
karşı gelmeyin. Muhammed (s.a.v.)’e saygı için.” Enes (r.a.) dedi ki: Resulullah (s.a.v.)
şöyle dedi: -Hem adlarını Muhammed koyuyorlar hem de sövüyorlar”
Sabit el-Bünani (rahimehullah)’nin Enes (radıyallahu anh)’ten rivayet ettiğine göre
dedi ki: Resulullah (s.a.v.) dedi ki: Çocuklarınızın adını Muhammed koyuyorsunuz.
Şayet Muhammed koyarsanız, onlara iyi davranın, değer verin, eğitin, çirkin
davranışlarda bulunmayın. Zira ben adı Muhammed olan herkese şefaat edeceğim.
Ümmetimin hepsine de şefaat edeceğim. Bir evin sakinleri içinde adı Muhammed
olan bir ev varsa o ev, sakinlerine genişler, hayrı çoğalır melekler hazır bulunur,
şeytan oradan uzaklaşır. Okul çocukları içinde adı Muhammet olan biri varsa
melekler der ki: Allah’ın habibinin adaşına değer verin.” Vasile b. Eska’ (r.a.)’ın rivayet
ettiğine göre dedi ki: Resulullah (s.a.v.) dedi ki: “Kimin üç oğlu olur da birinin (bile)
adını Muhammed koyamazsa cahillik etmiş olur.” Bir başka rivayette: Kime bir oğlan
verilir de adını Muhammed koymazsa o, cahillerdendir.(Bkz. İbnü’l-Cevzi,
el-Mevdu’at, 1/156)
30. BÖLÜM
“(Allah’ın) isimlerinde sapanları bırakın”(A’raf, 180) buyruğunun tefsiri: İlhad:
Maksattan ayrılıp, sapmaktır, meyletmektir. İlhad üç şekilde olur:
1- İsimleri değiştirmek. Nitekim müşrikler böyle yapmıştır. Onlar bu isimleri hak
olan kullanımdan alıp putlarına isim olarak vermişlerdir. Lat ismini Allah lafzından,
Uzza ismini Aziz’den Menat ismini Mennan’dan türettiler. Bu tefsiri İbn Abbas
(radıyallahu anh) ve Katade (radıyallahu anh) yapmıştır.
2- İsimlere ziyade yaparak
3- Eksilterek. Birtakım cahillerin uydurdukları Allah’ı ismi olmayan isimlerle
andıkları dualarda olduğu gibi.
İbnü’l-Arabi (rahimehullah) der ki: Bunlardan sakının! Allah’ın kitabı ve Kutub-i
Hamse: Buhari, Müslim, Tirmizi, Ebu Davud ve Nesai de olan isimler dışında bir
isimle dua etmesin. İslam’ın üzerine bina edildiği kitaplar bunlardır. Bu tasniflerin
aslı olan Muvatta’da bu kitaplar arasında yer almıştır. Bunların dışındakileri bırakın.
Sakın biriniz ben şu isim bu isimle dua etmeyi seçiyorum demesin. Zira Allah onun
için seçmiş ve bu konuda kullarına resulünü göndermiştir.
İsimlerde ziyadenin manası, teşbih noksanlığın manası ise ta’tildir. (sıfatları inkar)
Çünkü müşebbihe Allah Teala’yı onda olmayan sıfatlarla vasfetmişler, Muattile ise
var olanları inkar etmişler. Bundan dolayı Ehlü’l-hak dediler ki: Bizim dinimiz iki yol
arasındaki yoldur. Ne teşbih ne de ta’til.
Şeyh Ebü’l-Hasen el-Buşenci (rahımehullah)’ye tevhid soruldu. Dedi ki: Zatlara
benzemeyen, sıfatlardan da ta’til edilmeyen bir zatın varlığını ispattır. “Allah’ın
isimlerinde ilhad edenler…” buyruğu hakkında şöyle de denilmiştir: Böylelerini terk
edin, onlarla tartışmayın, karşılarına çıkmayın. Bu izaha göre ayet, kıtal (savaş)
emriyle mensuh olmuştur. İbn Zeyd (rahımehullah) demiştir. Ancak uzak bir
ihtimaldir. Çünkü buna rağmen cizye vermekteler veya köleleştirilmektedirler.
Denildi ki: Manası tehdittir. Ayetin Zahiri bunu göstermektedir. Çünk.’ü arkasından
“yaptıklarının cezasını çekeceklerdir” buyurulmaktadır




Bu konuda geri bildirim bırakın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.