1. BÖLÜM
Allah Teala buyurdu ki: “En güzel isimler Allah’ındır. Allah’a bu isimlerle dua edin”(A’raf, 180) Manası: İhlas ile Allah’a ibadeti, müşriklerden ve inkarcılardan uzak
durmayı emretmektedir. Mukatil ve başka müfessirler şöyle dedi: Müslümanlardan bir zat hakkında nazil olmuştur. Duasında, “Ya Rahman ve Ya Rahim” diyordu. Buna karşın Mekkeli müşriklerden bir adam şöyle dedi: “Muhammed ve arkadaşları bir rabbe ibadet ettiklerini iddia etmiyorlar mı? Bu adama ne oluyor da iki rabbe dua ediyor.” Bunun üzerine Allah Teala: “En güzel isimler Allah’ındır. Allah’a bu isimlerle dua edin” ayetini indirdi.
2. BÖLÜM
Allah Teala kitabında isimleri hakkında herhangi bir sayı zikretmemiştir. Ancak sayı Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) hadisinde varid olmuştur. Dedi ki: Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Şüphe yok ki Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Bir eksik olarak yüz. Kim bu isimleri bellerse cennete girer.” Fakih Ebu Bekr b. Berrecan (rahimehullah) dedi ki: İsimlerinden yüzüncü olan, ziyade olan isimdir. Bu ise gizli ve bilinmeyen isimdir. Denildi ki: Yüzden eksik olan o bir isim, yeryüzüne rahmet indiren ismidir. Böylece yüzden “rahmet” eksik olmuştur. Çünkü daha sonra geleceği üzere Allah’ın yüz rahmeti vardır. Allah bu dünya halinin fesadını ve rahmetten hali olmasını irade buyurduğunda o isim yüce olan yerine yükselir. Böylece rahmet de o kutsal yerine yükselir. Bu izahı Hakim et-Tirmizi Ebu Abdullah “Nevadirü’l-usul” eserinde zikretmiştir. Bu kelamın izahı gelecektir.
3. BÖLÜM
Alimlerimiz dedi ki: Allah Teala “En güzel isimler Allah’ındır. Allah’a bu isimlerle dua edin” diye buyurunca. Bu isimler tek tek bilinmeden onlarla dua etmek imkansız
olunca. Diğer taraftan şeriat bu isimleri beyan etmeden, kişi bunları ezberlemeden bunlara teşvik edip onlarla duayı emretmesi de güç yetirilmeyenle teklif kabilinden
olunca. Evet hal böyle olunca bu isimleri araştırmak, tespit etmek vacip olmuştur ki bu isimler vesile edilerek dua edilsin. Şayet şu söylenirse; Şeriat Kadir gecesini
ibadet ile geçirmeye de teşvik etmiştir. Orta namazı muhafaza etmemizi emretmiştir. Gece içinde duaların kabul edildiği bir saatin bulunduğunu haber vermiştir. Aynı şekilde cuma günü de öyle. Ancak bunları beyan etmemiştir. Biz cevaben deriz ki: Kadir gecesinin son on gün içinde olduğuna delalet eden sahih haberler varid olmuştur. Aynı şekilde orta namazın hangi namaz olduğu, Cuma günündeki zaman diliminin hangisi olduğu sahih haberlerle sabit olmuştur. Bu hadisleri sahih hadis müellifleri tahric etmişlerdir. Gece içinde olan saate gelince bu da nüzul hadisinin delalet ettiği gibi seher vaktidir. Esma-i hüsna’da böyledir. Hangi isimler olduğu hadislerle tayin edilmişse o hadislere uymak gerekir. Eğer bu konuda gelen hadisler sahih değilse bu durumda bunları tespit etmek isteyenin Kitap ve Sünnette varid olan isimleri araştırması gerekir. Böylece tespiti konusunda kesin bir kanaate sahip olsun ve bu isimlerle dua etsin.
4. BÖLÜM
Resulullah (s.a.v.)’in “Kim bu isimleri bellerse” Arapça ifadede ortası hemzeli “Ahsa’aha” ve şeklinde okunur. Buna göre manası, hepsini tutamam başkasına
öğretirse. Bir de hemzesiz, mad ile “Ahsaha” şeklinde okunur. Alimler bu okuyuşa göre manasında farklı vecihler belirtmiştir. Denildi ki: Sayısını bilmek, ezberlemektir. Buna göre bazen araştırıp tespit etme yoluyla bu isimleri ihşa eder (beller) bu araştırma karşılığındaki sevabı cennet olur. Çünkü bu isimleri araştırma yolunda çaba harcamıştır. Bazen de ihşa (belleme) ezberleme yoluyla olur. Başkası bu isimleri tespit etmiş o da ezberlemiştir. Ezberi karşılığında sevabı yine
cennettir. İşte bu iki izah üzere sahih hadis varid olmuştur: “Bu isimleri belleyen cennete girer” bazıların da “Ezberleyen” şeklinde varid olmuştur. Akleşi (rahimehullah) dedi ki: Bunu bir düşün ne kadar güzel bir şey. Bazen bellenmesi, Kur’an ve hadisten araştırılması, bazen bellenmesi ezberlenmesidir. Herhalde Resulullah (s.a.v.) ilk önce mutlak olarak “Kim bellerse cennete girer” buyurdu. Tespitini de Alimlerin araştırmasına havale etti. Sonra ümmetine şefkat gösterip kolaylaştırdı ve teker teker saydı. Ardından şöyle buyurdu: Kim ezberlerse cennete girer. Şu da söylendi: Bellemek demek, bu isimleri anlamak, kavramaktır. Yine denildi ki: Bellenmesi, bu isimlerden her bir ismin yerli yerince oturtulmasıdır. Mürcie’nin ümit vaad eden isimlerindeki tefritinden, haricilerin de tehdit ifade eden isimlerinde ifratından kaçınmak manasındadır. Denildi ki: Bu isimlere iman etmek, tazim etmektir. Denildi ki: bu isimlere riayet etmek, gereğince amel etmektir. Bu
görüşlerin hepsi -ilk kişi müstesna- manaları birbirine yakındır. Hepsi de sadece mü’minlere bir müjdedir. Bunda ihtilaf yoktur. Bunları bilmekten maksat da bunlarla
dua etmek ve ubudiyet (kulluk) yolu üzere gereğince amel etmek, rububiyet havasına girmekten kaçınmaktır. Bu izah da gösteriyor ki bellemekten maksatta
saymak ve ezberlemekten öte bir husus kastedilmektedir. Sahih olan budur. Allah daha iyi bilir.
5. BÖLÜM
Esma-i hüsna konusunda konuşan herkesin gayesi bu şerefli vaadin ifade ettiği büyük lütuf hususu kapsamındaki yerini almaktır. Ebü’lHasan b. Hassar
(rahımehullah) dedi ki: Zannediyorum bazı teliflerde şunu gördüm. Cennete girme vaadi bu gaye ile sınırlıdır. Bu görüşte olanların iddia ettiğine göre Allah’ın tüm
isimlerini belleyenden başkası cennete girmez. Bu ise ifrattır, cehalettir. Bu görüşün sahipleri de Müslümanların avamı bir tarafa birçok Alime ve ilme mensup olan zatı tekfir etmektedir. Muyatta’da aktarıldığına göre Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: Allah’tan başka ilah olmadığına benim de Allah’ın resulü olduğuma şahitlik eden hiç kimse cehenneme gitmez veya hiç kimseye cehennem dokunmaz. Buhari ve Müslim’in Enes (radıyallahu anh)’ten rivayet ettiklerine göre Resulullah
(s.a.v.) şöyle buyurdu: Hangi kul Allah’tan başka İlah olmadığına, Muhammed’in onun kulu ve resulü olduğuna şahitlik ederse Allah onu ateşe haram kılar. Bunlara benzer hadisler çoktur. Kelime-i şehadeti söyleyen herkes Allah Teala’nın tüm isimlerini bellemiş değildir. Denilirse ki: Cennete girmek ve cehennemden kurtulmak kelime-i şehadeti söylemekle ve az amel işlemekle elde ediliyorsa o zaman bu büyük duruma bağlanan bu şerefli vaadin mahiyeti nedir? Halbuki bu vaad daha kolay bir amelle elde edilmektedir? Bu sorunun cevabında şöyle deNebilir: Allah, hiçbir karşılık olmadan cenneti dilediğine ikram edebilir. Az amel mukabilinde çok sevap verebilir. En zirve amele de en az amele de mükafat ihsan edebilir. Zira bu Allah’ın lütfudur dilediğine ihsan eder. İbnü’l-Hassar (rahımehullah) dedi ki: Bu konudaki izahım şudur: Bu, Alimlerin ilimlerinin marifetullaha dair ulaşabileceği en yüksek gayedir. Bunun arkasında bir gaye yoktur. Çünkü Allah’ın isimleri onun ulu sıfatlarına delalet eder. Buna bağlı olarak Resulullah (s.a.v.)’ın maksadı, bu isimleri belleyen kimsenin mükelleflerden istenen gayeye ulaştığını, Allah’tan en yüce cennetleri kazanmayı hak ettiğini, Allah’ı bilme, tasdik etme ve ona iman etme konusunda cennetle arasında herhangi bir engelin kalmadığını haber vermektir.
6. BÖLÜM
Şeyh Ebü’l-Hasen el-Eş’ari (rahimehullah) dedi ki: Allah’ın isimleri iki kısım üzeredir. Bir isim yalnız Allah’a mahsustur, onun dışında hiç kimse o isim alamaz. Allah,
er-Rahman, el-Melik, el-Gaffar, es-Samed, el-Müteal, es-Sübbüh, el-Kuddüs, el-İlah, el-Mabud, es-Selam isimleri gibi. Bir isim de vardır ki ona has değildir. Bilakis başkası içinde kullanılabilir. Alim, Kadir, Mütekellim, Semi’, Basir, Müdrik, Amir, Nahi, Muhayyir, Mevcud, Şey’un, Baki… gibi. Bu konuda Ebü’l-Abbas el-Fasi ile sıfatlarında selbi olduğunu söyleyenlerin görüşünün tersine bir görüştedir. Öyle ki onlar şöyle demişlerdir: Allah Teala’nın, mahlukatından birinin isimlendirildiği isimlerden nitelendiği sıfatlardan herhangi biriyle isimlendirilmesi caiz olmaz. Bir grup Alim şöyle dedi: Allah’ın isimleri dört kısımdır. Fail (yapan) manasında
isimler. Halik (yaratan), Razık (rızık veren), Muhyi (dirilten), Mümit (öldüren), Bais (ölümden sonra dirilten), Varis (her şeyin sahibi olarak kalan), Elim’ül-ahz (intikamı
şiddetli olan), Seriul-hisab (çabuk hesaba çeken). İsimlerden eylem ve o eylemi yapan zata delalet eden her isim böyledir. İkincisi zat ve sıfata delalet eden isimler: Ezelden bu sıfatlarla muttasıf olan bir zat. Ne zat sıfattan ne sıfat zattan ayrılmıştır: Hayy, Daim, Rahim, Rahman, Kadir, Mürid (irade eden, iradesi gerçekleşen) Semi’ (işiten), Basir (gören) Mütekellim, Kerim, Ben (iyilik ihsan eden) Halim, Kadir, Kahir isimleri gibi. Üçüncüsü: Kendisi dışında zata ve manaya delalet eden isimler.
Bundan maksat veya bundan anlaşılan kendisi dışında olanı ona haber kılmak değildir. Şey, mevcut, KadIm, mezkur, mabud isimlerinde olduğu gibi. “Şey” derken,
bu isim “hiçbir şeyonun gibi değildir. Özelliğine sahip bir zata delalet eder. “Mevcut, KadIm, Mezkur” isimleri de böyledir. Aynı şekilde “Allah” sözü sadece zatı ifade eder. Şayet “bu isim başka bir kökten türememiştir” diyorsak. Aynı şekilde “el-Hakk” ismi de böyledir. Şayet maksat “Vacibü’l-vücud” ise. Aynı şekilde “Mevcut, Şey” ve
bunların benzerleri de böyledir. Nitekim hepsinin izahı ilerde gelecektir. Dördüncüsü: Ondan herhangi bir şeyin nefyine, selbine delalet eden isimler. Kuddus
ve Selam isimlerinde olduğu gibi. Bu dört kısım lazımidir ve münhasırdır. Nefy ve ispat arasındadır. üzerinde düşün, böyle olduğunu göreceksin.
7. BÖLÜM
Allah Teala’nın isimlerinde kıyasa yer yoktur. Cumhuru ulema aktaracağımız malumatlar üzerine bu görüştedir. Kadı Ebu Bekr b. Arabi (rahimehullah) der ki:Alimler Allah Teala’nın isimleri hususunda üç görüş üzerine ihtilaf etmişlerdir. Birincisi: İsimleri, tazim ve büyüklük ifade eden isimlerinin hepsidir. İkincisi: İsimleri, vahdaniyyet delillerinin delalet ettiği isimlerdir. Bunlar da yedidir, Hayat, ilim, Kudret, irade, Semi’, Basar, Kelam. Şöyle dersin: Hayy, Alim, Kadir, Murid, Semi’, Basir, Mütekellim’dir. Dedi ki: Allah Teala’ya ait olan her isim de bunlardan birine dayanır. üçüncüsü: isimleri, doksan dokuz isimdir. Dedi ki: Bana göre doğru olan da budur.
Derim ki: ilk görüşe göre Allah Teala’ya tazim ve övgü ifade eden her isim verilebilir. Yeter ki o isim herhangi bir şüphe veya ortaklığa delalet etmesin. Hakkında nass
varid değilse de olur. Bunun caiz olduğunu Bakıllani (rahimehullah)’nin oğlu belirtmiştir. Daha sonra geleceği üzere İbnü’l-Arabi (rahimehuilah) da bunu tercih
etmiştir. Ebü’l-Hasen el-Eş’ari (rahimehullah) ise bunun caiz olmadığını belirtmiştir. Fukaha ve cumhur da caiz olmadığı görüşündedir. Doğru olan da budur. İbn Furek
(rahimehullah) der ki: Bilmiş ol ki bize göre Allah’ın isimleri ve sıfatları tevkifidir ve nasstan alınmıştır. Hakkında nas varid olmayana gitmek caiz değildir. Ebü’l-Hasen
el-Kabisi (rahimehullah) der ki: Allah’ın isimleri ve sıfatları yalnız tevkif (nas) ile bilinir. Nas ise Allah’ın kitabı, Resulünün (s.a.v.) sünneti, ümmetinin ittifakıdır. Bu
konuda kıyasa yer yoktur. Ümmetin icma ettiği husus ise onların Allah Resulünden (s.a.v.) gelen bir beyan işitmiş olmaları hususuna dayanır. Ebu Ca’fer en-Nehhas (rahimehullah) “İlm-u Esmaillah” adlı kitabında şöyle der: Bu konuda kula düşen teslimiyet göstermektir. Ne mukarreb bir melek ne de Mürselolan bir Nebi bu sıfatları, Rab Teala’nın onlara bildirmiş olduğu isimlerden başkası ile bilemezler. Yüce yaradan’ın sıfatlarının sınırı akıllarla, kıyaslarla bilinemez, tespit edilemez. Dolayısıyla Müslümana nassiara ittiba yoluyla sıfatları bilmesi ve bunlara teslim olup yetinmesi gerekir. Ebu Ca’fer (rahimehullah) dedi ki: Alimlerin söyledikleri budur. Gözünün iliştiği veya bir cahilden işittiği her şeyi söylemeye cüret edenin dedikleri değildir. Dedi ki: Marifet ehli olanlar Allah’ın isimlerini tespit etmeye, manalarını bilmeye muhtaçtırlar. Çünkü heva ehli olanlar kalkıp Ehl-i Sünnet’i tenkid edip onları teşbih ile suçlayabilirler. Halbuki durum böyle değildir. Çünkü iki şey sırf isimleri benzer diye birbirlerine benzemezler. Bilakis zatları itibariyle veya ikisinde bulunan ortak manalarla birbirlerine benzerler. Eğer durum onların dediği gibi olsaydı o zaman her şey birbirlerine benzerdi. Çünkü her bir varlık için bir mana söz konusu olur. Ebü’l-Kasım el-Ensari (rahimehullah) Şerhu’l-İrşad’a üzerine yazdığı el-Mukni aldı kitabında şöyle der: Bir ismi vermenin cevazı için şeriatta kati olarak kabul edilen delilin bulunması şart koşulmaz. Haberlerden amel etmeyi gerektiren varid olması yeterlidir. Amel etmeyi vacip kılmasa da böyledir. Şu var ki şeri kıyaslar da amel etmeyi gerektiren delillerdendir. Ancak Rab Teala’ya isim verirken bunlara dayanmak caiz değildir. Bazı mezhep mensupları aşırı gidip isim koymaya dalalet eden haberin kati bir haber olmasını şart koşmuşlardır. Dediler ki; Çünkü bu konu itikat konusudur. Bunda gaye amel değil ilimdir. Dolayısıyla bu konuda ahad haberler kabul edilmez. Bu konuda yalnız Kur’an nassı veya mütevatir sünnet yahut icma kabul edilir. Sahih olan ise bu hususta ahad haberlerin kabul edileceğidir. Çünkü itikat hususundaki konuları ne mütevatir ne de ahad haberlerden tespit etmek caiz değildir. Bu konunun yolu ise hüküm verme yoluyla aynıdır. Dolayısıyla burada ahad haberleri kabul etmek caizdir. Nitekim ibadet olan konularda kabul edilmiştir. Allah Teala buyuruyor ki: “En güzel isimler Allah’ındır. Ona o isimlerle dua edin,”(A’raf, 180) Allah Teala bu isimleri bilmeyi zikir etmeyi ve onlarla dua etmeyi bize ibadet kılmıştır. Bu husus da ilim değil amel kabilindendir. Sevap gerektiren bir ibadettir. Bunu iyice belle. İbn Furek (rahimehullah) der ki: Muhaliflerimiz Allah Tealanın isimlerinin, lügat açısından sahih olması halinde kıyasa dayanılarak belirleneblleceğini iddia etmişlerdir. Öyle ki şunu bile söylediler. Allah Teala için “Kadir” manasında “istitae eder” denmesi caizdir. “Alim” manasında “dirayet eder” denmesi caizdir. Mücessime de Yüce Mevla’nın “şey” olma veya “Kendi nefis ile kaim” olma manasında “cisim” olarak isimlendirilebileceğini iddia ettiler. Allah Teala verdikleri isimlerden söyledikleri sözlerden pek yücedir.
8. BÖLÜM
Alimler Allah Tealanın isimlerinin “doksan dokuz” ile sınırlı olup olmadığı konusunda da ihtilaf etmişlerdir. Aralarında Ali b. Hazm (rahimehullah)’ın bulunduğu bir grup “Allah’ın isimleri doksan dokuz ile sınırlıdır” görüşünü benimsemişlerdir. (Dediler ki): Şayet bunlardan başka ismi olsaydı o zaman bu sayıyı zikretmenin bir manası olmazdı. Şeriatta kamildir, hikmeti her şeye şamildir. Bir başka gurup ise -nitekim çoğunluk bunlardır – “bunlara ek olarak başka isimlerinin bulunması caizdir”
görüşünü benimsemişlerdir. Çünkü isimlerinin “Sonlu (sınırlı) olması caiz değildir. Çünkü övgüye mazhar sıfatları, lütufları sonsuzdur. Nitekim kelimeleri de böyledir.
“Şayet yeryüzündeki ağaçlar kalem, denizde arkasından yedi deniz katılarak mürekkep olsa yine Allah’ın kelimeleri tükenmez.(Lokman, 27) “Dedi ki: Rabbimin
kelimeleri için denizler mürekkep olsa ve bir o kadar da ilave getirsek Rabbimin kelimeleri bitmeden önce deniz tükenirdi.(Kehf, 109) Dediler ki: Resulullah (s.a.v.)’ın bize haber verdiği 99 isme gelince bunun manası, kendileri vesile edilerek dua edilecek isimlerdir. Nitekim Allah Teala şöyle buyurur: “En güzel isimler Allah’ındır. Ona o isimler ile dua edin.”(A’raf, 180) Bunlar dışındaki isimlerle dua ise bizlere meşru kılınmamıştır. Bu görüş, Ebü’l-Hasen (rahimehullah)’ın Kadı Ebü’t-Tayyib (rahimehullah)’in ve ilim ehlinden bir grubun görüşüdür. Hattabi (rahimehullah) ve daha başka Alimler de bu görüştedir. Doğru olan da budur. Çünkü Resulullah (s.a.v.) şefaat hadisinde şöyle buyurur: “Onu, Allah’ın bana ilham etmesi olmasa güç yetiremeyeceğim övgülerle över, hamdlerle hamd ederdim.” Müslim ve başkaları rivayet etmişlerdir. Ebu Bekr (radıyallahu anh) de rivayet ederek der ki: Resulullah (s.a.v.) bana bu duayı öğretti. Dedi ki: Şöyle de: Allah’ım senden Nebin Muhammed, halilin İbrahim, sırdaşın Musa, ruhun ve kelimen İsa ile; Ayrıca Musa’nın Tevrat’ı, İsa’nın İncil’i Davud’un Zebur’u ve Muhammed’in Furkan’ı ile niyaz ediyor, istiyorum! Ayrıca sana ait olan her isimleri, Kitabında indirdiğin, gayb ilminde kendinde saklı tuttuğun her isminle senden niyaz ediyorum! Mutahhar, Tahir (temiz, tertemiz) isminle, bir, Samed ve Tek (vitir) olan isminle, azametin ve kibriyan ile ve de yüzünün nuru ile niyaz ediyorum ki, bana Kur’an’ı ve ilmi ihsan eyle! Kur’an’ı etime, kanıma, göz ve kulağıma karıştır! Gücün ve kudretinle bedenimi ona amil (hadim, amele) eyle! Zira senden başka hiç kimsede ne güç ne de kuvvet vardır”
Beyhaki (rahimehullah) ve başkalarında Abdullah b. Mes’ud (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre dedi ki: Resulullah (s.a.v.) Şöyle buyurdu: bir Müslümana gam veya
hüzün isabet eder de şöyle derse: Allah’ım! Ben senin kulunum. Kulun olanların oğluyum. Perçemim senin kudret elindedir. Hükmün hakkımda geçerli, benim için
takdir ettiğin mutlak adalettir. Senden sana ait olan her isimle; kendine isim olarak verdiğin, kitabında indirdiğin kullarından birine öğrettiğin yahut katında gayb
ilminde kendine sakladığın her isminle niyaz ediyorum ki, Kur’an’ı gönlümün baharı, hüznümün sevince açılması, gam ve kederimin son bulmasına vesilesi eyle! Allah
mutlaka hüznünü, gamını giderir. Yerine de sevinç, mutluluk koyar.” Dediler ki; Ey Allah’ın Resulü! Bu kelimeleri öğrenelim, ezberleyelim değil mi?
Buyurdu ki: Tabiki! Bunları işitenin bunları öğrenip ezberlemesi gerekir. Bir başka rivayette “Hüznümün gitmesi” ifadesinden sonra şöyle geçer: Resulullah buyurdu ki:
Bu kelimeleri söyleyen hiçbir mü’min yoktur ki Allah hüznünü giderip yerine mutluluk, ferahlık getirmiş olmasın. Dediler ki: Ey Allah’ın Resulü! Bunları öğrenelim
değil mi? Buyurdu ki: Tabiki! Hem öğrenin hem öğretin! Beyhaki (rahimehullah) dedi ki: Mezhebimize mensup bazı Alimler bu konuda Aişe
(radıyallahu anha) hadisini delil getirmişlerdir. Dedi ki: Ey Allah’ın Resulü! Bana Allah’ın kendisi ile dua edildiğine icabet ettiği ismini öğret! Resulullah (s.a.v.) ona dedi ki: Kalk abdest aL. Mescide gir iki rekat namaz kıl. Sonra bana duyuracak şekilde dua et. Kalktı ve denileni yaptı. Dua için oturduğunda Resulullah (s.a.v.) dedi ki: Allah’ım! Ona kavrat, öğret! Aişe (r.anha) şöyle dua etmeye başladı: Allah’ım senden, en güzelolan isimlerinin hepsiyle; bildiklerimiz ve bilmediklerimiz ile niyaz ediyorum. Senden azim, azam (en azametli) büyük en büyük isminle; sana o isimle dua edenin duasına icabet ettiğin, senden o isminle isteyenin istediğini yerine getirdiğin isminle niyet ediyorum! “Dedi ki: (O böyle dua ederken) Resulullah (s.a.v.): “O ismi isabet ettin, isabet ettin” diyordu. Beyhaki (rahimehullah) hadisi Salih el-Meri’den Ca’fer b. Zeyd el-Abdi yoluyla Aişe (r.anha)’den rivayet etmiştir. Aynı şekilde Resulullah (s.a.v.)’in şu buyruğunu da delil getirmişlerdir: “Şüphe yok ki
Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Yüzden bir eksik (Bir eksik olmak üzere yüz). Kim bu isimleri bellerse cennete girer.” Bu hadisi iki farklı cümle olarak değil de tek
cümle olarak yorumlamışlardır. Bu izaha göre cümlenin yargısı (yüklemi) “Kim bu isimleri bellerse” ifadesidir. “Doksan dokuz” değildir. Bu ifade birinin şöyle demesi
gibidir: Zeyd’in bin dirhemi vardır, bunları zekat olarak hazırlamıştır. Veya “Amr’ın yüz tane elbisesi vardır. Kim ziyaret ederse ona hediye edecektir.” Bu ifadeler onun bin dirhemden fazla paraya veya yüz elbiseden fazlasına sahip olmadığı anlamına gelmez. Bilakis böyle bir ifadenin manası, onun zekat için hazırladığı dirhem sayısı bin, Amr’ın da hediye etmek üzere hazırladığı elbise sayısı da yüzdür. İlk görüşte olanlar şöyle cevap verdiler: Bilakis bu cümle iki yargı bildirmektedir.
Birincisi: Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. İkincisi: Bu isimleri ezberleyen cennete girer. Hatta, ilk yargı ile cümleyi bitirseydi kelam tam olurdu, eksik kalmazdı. Dediler ki: Allah’ın bu isimlerden gayb ilminde kendisinde saklı tuttuğu isimlere gelince, bunların hakikatını bilmektir. Şöyle ki bu isimlerin gerçek mahiyetini Allah Teala’nın bildiği şekliyle hiçbir kul bilemez. Ancak Allah Teala bu isimlere dair bazı bilgileri kullarından bazılarına hususiyetle verebilir. Veya kullarından birine öğrettiğin buyruğunda dediği şekilde, şöyle de denildi: Allah’ın ism-i azam’ı bu doksan dokuzun içindedir. Ancak mübhemdir. Hangi isim olduğunu velilerinden
seçtiklerinden dilediğine hususiyetle öğretir. Şöyle de denildi: Allah’ın ism-i azam’ı bu doksan dokuzun dışındadır. “İsimler doksan dokuzdan fazla olabilir.” diyenler ise dediler ki: Özellikle bu doksan dokuzun zikredilmesi insanların çoğu tarafından anlaşılan isimler olmasındandır. Bunun ötesindeki isimleri ise ancak enbiya ve evliyalar anlarlar. Ötesinde de Allah’ın ilmini kendinde tuttuğu ve kimseye öğretmediği isimler vardır. Şöyle denildi: Bu doksan dokuz isim rububiyet manalarının varlık aleminin ulvi ve süflisinde ortaya çıkan kudret eserlerinin hepsini cemeden isimlerdir. Bunlar dışındaki her ismin manası bu isimlerden birine dayanır. Bunlar ezberlenince ziyade olanlar da mana olarak bunların kapsamına girer. Bundan dolayı bu isimleri zikretmekle yetinmiş ziyade olanlar ise bunlara tabi sayılmıştır.
9. BÖLÜM
Ebü’l-Hasen el- Eş’ari (rahimehullah)’nin” el-İcaz” adlı kitabında şöyle geçer: Yüce yaradana isim olarak verilmesi caiz olmayan isimlerle; bu isimler vesile edilerek
Allah’a dua edilmesi de caiz değildir. “Mütemenni (temenni eden), Müştehi (arzulayan), Hazim (kararlı) Fatin (uyanık), Zeki, Deriy (bilen) isimlerinde olduğu gibi.
Çünkü Fitnat ve Zeka hızlı kavrama ve bir şeyin manasını idraktir. Bir kişi için ancak “Bilmez” iken “Bilen” olduktan sonra “Fatin” değildir. Yüce yaradana isim olarak verilmesi caiz olan isimler ise iki türlüdür. Kendileriyle dua etmenin caiz olduğu isimler. Bir de caiz olmayanlar. Dua etmenin caiz olmadığı isimler “hayal eden, tuzak kuran, buğzeden, öfkelenen, öfkeli, intikam alan, düşman, yok eden, helak eden” v.b. isimlerdir. Dua etmenin caiz olduğu isimler ise hakkında dua edilir şeklinde delil varid olandır. Bunlar da doksan dokuz isimdir. Delil de Resulullah’ın “Şüphe yok ki Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Yüzden bir eksik. Kim bunları bellerse cennete girer.” buyruğudur.
10. BÖLÜM
Alimlerden bir gurup, şöyle dediler: Allah Teala’ya yaratmış olduğu şerli varlıklardan bir isim veya sıfat türetmek caiz değildir. “Sizlere salat eden O’dur”(Ahzab, 43)
buyruğundan da “Musalli” şeklinde bir isim türetmek de caiz değildir. Aynı şekilde yemek yemediği için “Saim (oruçlu)” şeklinde bir sıfatla nitelenemez. Yine “Şa-e”
fiilinden “şai (dileyen” lafzıyla bir sıfatla da vasfedilemez. Çünkü ne Allah’ın 10 kelamında ne de arap dilinde “şai” şeklinde bir isim varid olmamıştır. Bunun yerine
“Murid” sözümüzle yetinmişlerdir. İradeye bağlı olarak varid olan her isim ve sıfat da böyledir. Aynı şekilde “kasıt (kasteden)” sıfatıyla da vasfetmemişlerdir. İrade de kasıt manası bulunsa da yapmamışlardır. Nitekim “Arif”, “Zakir” şeklinde de bir vasıf kullanmamışlardır. Bunların yerine “Alim” demekle yetinmişlerdir. Hareket edenlerde hareketi var ettiği içinde “Muharrik” denmez. Takdir ettiği yaralardan dolayı da “Carih (yaralayan)” sıfatı verilmez. Cesur, fasih, hatip, beliğ, hazik (uzman), fakih, kızgmlık gibi sıfatlarda da vasfedilemez. Ancak “Gazab” ile vasfedilir. Kur’an’da “Bizi gazaplandırınca”(Zuhruf, 55) buyurmuştur. Şefaat hadisinde de: “Şüphesiz ki Rabbim rabbim öyle gazaplandı ki. Ne bundan önce böyle gazaplandı ne de bundan sonra böyle gazaplanacaktır.” buyurur. Cür’et sahibi olmak, salih olmak, vasıflarıyla da vasfedilmez. “Kamil” olmakla vasfedilir. Bu İbn Abbas (radıyallahu anh)’tan rivayet edilmiştir. Allah Teala “Allah mı daha hayırlıdır yoksa onların ortak koştukları mı”(Neml, 59) buyurduğu için “Allah şundan hayırlıdır” denilir. Şefik (şefkatli) demek caiz değildir. Çünkü şefkat endişe ve korkudur. Mukin (yakin sahibi) denilmez. Çünkü yakin ancak şüpheden sonra hasıl olur. “Fehm” diye de isimlendirilmez. Çünkü “Fehm” hızlı öğrenme kabiliyetidir. “Allah şu işe azmetti”
demek caiz değildir. Çünkü “Azim” bir konuda değerlendirmeden sonra karar vermektir. Özetle Allah Teala ancak kendini isimlendirip vasfettiği veya Resülünün onu
isimlendirip vesfettiği ve yahut Müslümanların üzerinde icma etmiş olduğu isim ve sıfatlarla isimlendirilip vasfedilebilir. İsim veya sıfat nas yoluyla sabit olursa bu
durumda bize vacip olan boyun eğmek ve teslim olmaktır. Bu konuda celaline layık olan ne ise o olur. İbnü’l-Hassar (rahimehullah) dedi ki: Kur’an-ı Kerim’de Allah Teala’ya izafet edilen fiiller üç çeşittir. Bir kısmı, ittifakla bu fiillerden Allah Teala’ya isim türetmek caiz değildir. Örneğin, “Onlar tuzak kuruyorlar Allah da tuzak kuruyor.”(Enfal, 30), “Attığın zaman sen atmadın, bilakis Allah attı.”(Enfal, 17) ve bunların benzerleri. Binaenaleyh fiillerden Makir (tuzak kuran), Rami (ok atan) şeklinde bir isim türetilemez. Aynı şekilde “Katil” diye de bir isim çıkarmak caiz değildir. Derim ki: Bahsettiği “ittifak” doğru değildir. Daha önce Şeyh Ebü’lHasen
(rahimehullah) ve Kadı (rahimehullah)’den aktardığımız üzere “bunlardan isim türetmek ittifakla caizdir” örneğin Allah Teala’nın şu buyruğu; “Dua ettiği zaman
zorda kalanın duasına icabet eden mi…”(Neml, 62), “Allah dilediğine rızkı yayar dilediğine daraltır.”(Ra’d, 26) Bunlar ve benzerleri hakkında sahih haberler varid
olmuştur. Nitekim Allah, el-Mucib, elKabız, el-Basit’tir. üçüncü türe gelince bu ihtimaldır. Fakih Ebü Bekr b. Arabi (rahimehullah), isimler arasında, “el-Müsteti (güç yetiren, yapabilen) ismini zikretmiştir. Dedi ki: Bu isim hakkında ne Kur’an ne de sünnet varid olmuştur. Ancak fiil olarak gelmiştir. “Rabbin güç yetirir mi”(Maide, 112)
haberde sayılmayan isimler arasında “Nürunu tamamlayan”(Saf, 8), “Varislerin hayırlısı”(Enbiya, 89), “üç kişinin dördüncüsü”, “Beş kişinin altıncısı”, “Tayyib (pak,
temiz), Muallim (öğreten) v.b isimler saymıştır. Bu konuda İbn Berrecan (rahimehullah)’a uymuştur. Zira o da isimler arasında “Nazif” (temiz) ismini
zikretmiştir. Halbuki hakkında ne kitap da ne de sünnet de bir şey varid olmuştur. Derim ki: “Hakkında ne kitap da ne de sünnet de bir şey varid olmuştur” sözüne
gelince bilakis kitapta şöyle gelmiştir. “Şüphesiz ki yere ve üzerindekilere biz varis olacağız”(Meryem, 40) “Şüphesiz ki dirilten öldüren bizleriz, varis olacak olanlar da
yine bizleriz.”(Hicr, 23) Dolayısıyla Allah “varis” olandır. Yine buyuruyor ki “Ve sana bilmediklerini öğretti”(Nisa, 113) “Ona katımızdan bir ilim öğrettik”(Kehf, 65), “Adem’e de isimlerin hepsini öğretti.”(Bakara, 31) Dolayısıyla gerçekte Muallim ( öğreten) O’dur. Abdulmuttalib’in istiska (yağmur) duasında da şöyle varid olmuştur.
Bu duayı Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in beraberliğinde yapmıştır. Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) o sırada gençliğe yeni adım atmıştı. Abdulmuttalib şöyle
dua etmiştir: “Ey ihtiyaçları kapatan, dert ve kederleri gideren! Sen öğretensin, öğretilen değiL.” Müslim’in Sahih’inde “et- Tayyib” ismi varid olmuştur. Tirmizi de
“en-Nazif” ismini rivayet etmiştir. Bu isimlerden bazıları ile dua edildiği de varid olmuştur. İbn Mace’nin Sünen’inde İbn Abbas (radıyallahu anh)’tan rivayet ettiğine
göre: Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) duasında şöyle derdi: “Allah’ım! Bana yardım et! Aleyhime yardım etme! Bana zafer ver! Aleyhime zafer verme! Lehime tuzak kur, aleyhime tuzak kurma! Bana hidayet ver ve bana hidayeti kolaylaştır. Bana azgınlık hakanlık edene karşı bana yardım et. Rabbim beni sana çok şükreden, çok zikreden senden çok korkan, sana itaat eden, yönelen, korkundan inleyen, sürekli sana dönen kimse kıl! Rabbim! Tevbemi kabul et! Hatamı temizle! Duamı kabul et! Kalbime hidayet ver! Dilime doğruluk ihsan eyle! Sevgimi sabit kıl! Kalbimdeki kini, hasedi çekip al!” Tirmizi manasıyla rivayet etmiştir. Hasen, sahih bir hadistir demiştir.
Buna dayanarak şöyle denilir: “Ey tuzak kuranların en hayırlısı! Lehime tuzak kur, aleyhime kurma!” Nitekim şöyle denilmektedir: “Ey zafer verenlerin yardım edenlerin en hayırlısı! Bana yardım et, aleyhime yardım etme!” Allahu a’lem. Allah’ın isimlerinden son ismin izahında da bu konu tekrar ele alınacaktır
Kaynakça :(*) Esmau’l Husna / İmam Kurtubi




Bu konuda geri bildirim bırakın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.