
İmdi…zihnin zayıfladığını ve kuvvet ipinin yün gibi gevşediğini fark ettim. Oysa bundan önce gençliğinin başında gururla çalım satıyordu. Çaba ve aksiyon isteği de iyice zayıfladı.. Gençlik kuşu uçup gitti, ömrün sadece özü geride kaldı. Bundan önce hayat toprağı yemyeşildi. Ama artık hayatın hayat alanı, kıpkızıl bir gurup zamanını andırıyor. Bunun sebebi de rahmetin çakmak taşlarından alevlerin yükselmesi.. Artık gaybın kuytularındaki gizli kıvrımlarından sırları ortaya çıkarmayı amaçladım. Belki Musa nurunun Tur’u tarafından bir ateş bulurum da Rahmanın nefesinden eserlerle karşılaşırım… O güne kadar hayır kaynağı bulutlardan yağmurlar indirmeye çalışıyordum. Feyiz bolluğundan katreler edinme gayretindeydim. Böylece bunların desteğiyle ihtiyaçlarımı gidermeyi, yaylar kirişler edinmeyi amaçladım. Durmadan cömertlik yağmurlarından sağanak ve çiseleyen yağışları bekliyordum. Pınarlarından çaylar ve ırmaklar diliyordum. Ki kenarlarında kökler ve ağaçlar yeşersin, dalları yapraklar açsın, meyveler versin. Artık geceler boyunca kendimi yıldızlar seline kaptırdım. Fikir denizine dalıp yüzüyordum. Denizin derinliklerine dalarak sedeflerinden parlak inciler çıkarmaya başladım. Ölçülerinden seçkin özlere ulaştım. Sonra hikmet denizinde parlak sedeflerle karşılaştım.
Ayrıca ben, göz kamaştırıcı burhanların desteğiyle takviye edilmiştim. İçinde göz alıcı incilerin saklandığı parlak cevherlerle doluydum. Ve ben zamanın çocuklarını bir kenara atmıştım. Öğlen ve ikindi namazlarını cem ve kasr yapmak gibi onları dürüvermiştim. Onların eserlerini bütün ciddiyetimle inceledim, teliflerini var gücümle mütalaa ettim. Bu eserler, her ilim dalından örneklerle doluydular. Her vadiden büyük bir cüretle söz ediyorlardı. Ama aldanmışın şehvetiyle hareket ediyorlardı. İddiaları kıskanç bir cimrinin iddiasını andırıyordu. Bütün dertleri tul-i emeldi, ama amelleri alabildiğine yetersizdi. Ecel yaklaştığı halde hala cedel oklarıyla vuruşuyorlardı. Ömrüme andolsun ki kadehin kuralı, suyunun şaraba bulandırılmasını, kanunun ahengi ise şarapla dinlenmesini gerektirir…
Derken dolgun sedefleri kırmak, bunlardan pahalı inciler çıkarmak istedim. Fikrin özünü arındırıp, kirlerinden temizleyerek parlatmayı amaçladım. Tabiatın özünü bulup kabuğundan sıyırmayı arzu ettim.
Bununla beraber hakikat ilminin hayat pınarı kurumak üzereydi, ticaret metaı ziyan pazarında yok olup gitmeye yüz tutmuştu. Hakikat ilmine sahip olanların daha önce parıldayan yüzleri kararmış gibiydi. Alışverişleri de hep zarar ve ziyanla sonuçlanır olmuştu. Eğer Allah’ın takdiri minnet ve lütfuyla bu yüzleri aydınlatmış olmasaydı. İhsanı ve keremiyle yeniden icadı takdir etmeseydi. Neticede lütuf ve keremiyle ilahi nimetlerin kadrini bilen, Allah’ın koyduğu yasalara bağlı olanlara sevgi besleyen, kulluk sunanlara karşı şefkat besleyen birini bahşetti. O da efendimiz büyük emir, emirlerin ve vezirlerin en faziletlisi, hilallerin ve bedirlerin en şereflisi, kılıç ve kalem sahibi, dilden dile dolaşan övgülerin erbabı, islamı güzelleştiren, canlıların sığınağı, havas ve avamın penahı, zamanın ehlinin koruyucusu, cömertlik ve üstün ahlak sahibi, şerefli ve asil Ahmed b. Es-Sadr es-Said Ebu Nasr b. Yunus’tur. Allah, ömrünü bekası boyunca uzun etsin. Buluşmasıyla gözlerini aydın etsin. Çünkü kullar hep onun uğurlu yönüne yönelmektedirler. Sağdan soldan ona teveccüh etmektedirler. Kapısından hak sahibi hiç kimse hakkından yoksun olarak dönmez. Sağın ve solun sermayesi ondandır, çünkü az çok şamil bağışlar da ondandır. Eksiksiz bağışlar da onun cihetindendir. Bollukta ve kıtlıkta ihtiyaçları
giderendir. Acı tatlı günler, onunla birlikte geçer ve nice hastalıklar onunla şifa bulur. Bir yiğit ki güzel övgüyü malıyla satın alır Çemberin döndüğünü bilir çünkü
Hiçbir cömertlik onu geçmez, geride bırakmaz O neredeyse oraya yürür cömertlik çünkü Özellikle hizmetçilerinin, kerem hareminde terbiye edilenlerin, cömertlik ve nimet denizinden kana kana içenlerin en küçüğüne yönelik cömertliği takdire şayandır. Çünkü en yüce zirveye çıktığı, kopmak nedir bilmeyen kulpa sarıldığı
günden beri, inamının gölgesine sığınan havas ve avam müminleri zamanın uğursuz kafirlerine, felaketlerine, günahkarlarına, hadiselerin etkisine, tağut ordularının saldırısına, bağilerin askerlerine karşı korumuştur. Feyizler bahşeden inayeti hala cömertliğini sürdürmektedir. Tıpkı varlığı ve ezeli hidayeti gibi yol gösterir cömertliğine doğru.
İşte ben de onun himmet ve desteğiyle kovamı daldırıyorum hakikat ilimleri pınarlarına.. O pınarlar ki nice inceliklerle doludur. Bu yücelikleri mütalaa eden, rıza gözüyle bu gizli ve açık nimetlere bakan kimse, hiç kuşkusuz büyük bir şerefe nail olur.
Ve ben diyorum ki:
– Felsefe, yunanca bir kelime olup hikmet sevgisi anlamına gelmektedir. Feylesof ise “fila” ve “sofa” kelimelerinden meydana gelmiş birleşik bir kelimedir. Fila, seven, sofa ise hikmet demektir. Dolayısıyla feylesof’un anlamı, hikmeti sevendir. Hikmetin sınırı; varlıkların hakikatlerini oldukları gibi tanımak ve taklide değil, insanın kapasitesi oranında delillere dayalı bir tahkik sonucu bunların varlıklarına hükmetmektir. Bu tahkikin insanın kapasitesi oranında olmasını belirttik, çünkü yüce Allah, bir insana ancak kaldırabileceği yükü yükler. Hikmet ve Etkeni Açısından Kısımları.. İnsan, latif nefisle katı bedenin karışımından ibaret bir varlık olduğu için hikmet de etkeni açısından iki kısma ayrılmıştır: Birinci kısım: Nefsani nazari hikmet. İkinci kısım:
Cismani ameli hikmet.
Nefsani nazari (sözel) hikmet, varlığın bütün suretlerinin, kemal ve tamamlık üzere külli olarak beşeri nefse nakşedilmesi demektir. Tıpkı aynada görülen suretlerin aynaya nakşedilmesi gibi. Hikmetin bu türü Nebi (a.s)ın matlubudur. Nitekim bir duasında şöyle buyurmuştur: “Bana eşyanın hakikatini göster”.. yani “bana eşyayı olduğu gibi göster.” Bu hikmet türü, İbrahim Halil (a.s) için de geçerlidir. Nitekim o da şöyle dilemiştir: “Rabbim! Bana hüküm(hikmet) ver.” (Şuara, 83) Burada geçen hüküm kelimesi, eşyanın varlığını tasdik etmek anlamındadır. Duasında sadece tasdiki dilemesinin, tasavvur etmeyi dilememesinin nedeni, tasavvurun tasdikin
içinde olmasıdır. Tıpkı cüzün küllün içinde olması gibi. Çünkü ne zaman küll istenirse, kaçınılmaz olarak cüz de istenmiş olur.
Cismani ameli (fiili) hikmete gelince, bundan maksat;
hayırlı amel yapmak, insanın, bütün halleri itibariyle en üstün düzeyde olması için üzerinde bulunmak durumunda olduğu iyiliği işlemek demektir. Rasulullah (s.a.v) “Allah’ın ahlakıyla ahlaklanın.” sözüyle hikmetin bu anlamına işaret etmiştir. Hz. İbrahim de (a.s) “ve beni iyiler arasına kat.” (Yusuf, 101) derken bunu kast etmiştir…
*** Kaynak.



Bu konuda geri bildirim bırakın
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.